04 Şubat 2010 Perşembe

Dün Sabah

"Anne, yağmur yağdı. Karlarımızı kardanadamımızı aldı gitti. Biz de karsız kardanadamsız kaldık" sitemine yanıt gecikmeden geldi. :) Kar mı demiştiniz, buyrun..


Kardan dolayı mutlu olsa da, bu sıralar yine değişim halinde Can. Denemeler, yanılmalar, huysuzluklar, zorlamalar, sınırları yoklamalar, rüşdünü ispat çalışmaları tam gaz devam. An geliyor, normal olduğunu bilmenin sabrı bile tükeniyor.    

01 Şubat 2010 Pazartesi

Neden?

Neden "kötü" olmaya uğraşır bazı insanlar ille de? (kötü = fesat)

Bir insan, teşekkür ederken, rica ederken, selam ederken, hatta iltifat ederken "kötü" olabilmeyi nasıl başarır? (kötü = ikiyüzlü)

Ben inanmazdım bir insanın "pür kötü" olabileceğine. Bu yaşımdan sonra inanasım varmış. (kötü = sahte) 

Çok tepem atık. Aslında takmamayı da bilirim ama, bu kadarını gözlerimle görmek rahatsızlık veriyor artık. Dayanamıyorum (kötü = kötü) 

29 Ocak 2010 Cuma

Yalın


Yalın bir hayat istiyorum. Kısa cümleler, basit kelimeler... Beyaz bir ev istiyorum, azıcık eşyası olan. Pencereden bakınca, uçsuz bucaksız bir gökyüzü kucaklasın istiyorum beni sadece, ve biraz da yeşillik. Gereksiz ayrıntıların boğup tükettiği bir ben yerine, tamamen hayatıma konsantre bir ben düşlüyorum. Ben olayım, bir de sevdiklerim olsun yanımda. 3 bavula sığıp gidelim.

Daha "az" bir hayat istiyorum aslında sadece. Bu hayat bana "çok" geliyor. Yoruluyorum.

Çok mu şey istiyorum ?

27 Ocak 2010 Çarşamba

Fotoblog olmak yolunda :) - Kardan Kareler

Yakında bir fotoblogum olacak, bu gidişle.. Ekleyip ekleyip kaçıyorum, en hızlısından.

- Kar taneleri -


-Evde Kar Keyfi-


-Yanak-


-Çok Mutlu-


-Kardan Adamımız (Ben bu kadar zor biraraya gelen kar görmedim, canımız çıktı)
Üşüdük, şal takviyesi yaptık :)-

-Kardanadam-

22 Ocak 2010 Cuma

Aşşkkk


20 Ocak 2010 Çarşamba

Kar

Dün gece eve dönerken, "anne nolur biraz daha dışarıda kalalım" dedi kıpkırmızı burnuyla. İlk defa karda koşmanın heyecanı sanırım bu. Gece, sabah kalkıp karda oynayabilmek için uyudu çabucak. Bu anne denen şey(ya da bu insan denen şey?) her daim üzülecek birşeyler bulur ya, ben yine onu daha fazla karda oynatamadığım için hayıflandım. Kendi kendime "ilk fırsatta" dedim.

Sabah ben de servis beklerken minik bir kaçamak yaptım. Arabaların üzerinde biriken karlardan minik bir kardanadam yaptım kendime, burnuna da çam ağacından bir dal(cık) koparıp taktım. Gözleri için birşeyler ararken, geldi servisim. Bütün servis güldü halime, ben mutlu oldum.

Köprüyü geçip dev plazaların dibine geldiğimde, gece yağdığı haliyle, bozulmadan bembeyaz duran karları gördüm. Ağaçlar ve yerler, aynen bir tablo gibiydi, bembeyaz bir kar resmi. Bu plazaların ruhsuzluğunu düşününce, bu tablo, olması gerektiği gibi güzel görünmedi nedense bana. Hiçbir çocuk koşmamıştı üzerlerinde.. Ağaçlar, duran karı devam ettirmek telaşıyla sallanmamıştı hiç. Bir dağın başında gözüme ilişse, dakikalarca durup seyredeceğim  manzara, anlamsız geldi bu plazaların gölgesinde birden. Hergün binlerce insanın girip çıktığı bu kovanların içlerinin aslında ne kadar boş olduğunu anladım yeniden, bu kar manzarasının tenhalığında. 

06 Ocak 2010 Çarşamba

Kendime bile itiraf edemiyorum aslında

Kaç kez yakaladım kendimi.
Aslında öyle eften püften şeyler için kızıyor, bağırıyorum ki Can'a.
Aslında kızdığım şey, Can'ın yaptığı değil. Beni dinlemediği için asıl kızgınlığım.
Sırf benim istediğim şekilde davranmıyor diye.
Çünkü, sadece onun üzerinde böyle bir hakkım varmış gibi hissediyorum içten içe. Oysa en az onun üzerinde var böyle bir hakkım.
Benim istediğim saatte uyumadığı, uyumak istemediği için diretiyorum örneğin. Deli oluyorum sinirimden. Ne olur peki uyumasa? Saçma sebepler sunuyorum hemen kendime: düzeni bozulur, uyuması lazım küçük daha, bir gün uyumazsa diğer günler de uyumaz. YALAN! Hem de külliyen. Sırf benim kafamdaki düzen onun uyuması üzerine kurulu olduğundan ve o buna uymadığından kızgınlığım. Benim istediğim şekilde davranmadığından.
Bunları düşünüyorum, üzülüyorum, peki değişiyor muyum? Hayır. Bunları düşünme sebebim de yine temize çıkarmak kendimi aslında. Böyle düşünüp düşünüp, yine aynı delirmiş şekilde yakalıyorum kendimi.
Hem, benim kimseye öyle kızdığım da görülmemiştir bir de. Kızamadığım kişiler için de ona bağırıyorum sanki.
Sürekli bağıran çağıran bir anne değilim elbet. Ama hayat üstüme üstüme her geldiğinde, isyanım Can'a patlıyor bir şekilde. Benim için çok, çünkü zordur sinirlenmem. Özellikle böylesine köpürmem hepten zor. Hepsi mi Can'a denk gelir. Yoo, denk geme değil ki işte bu. Hakimiyet alanım olarak görüyorum onu. Durum bundan ibaret ve acilen değişmesi gerek. Çünkü ben bu değilim. Benim doğrularımın hepsine birden ters bu durum. Ve dahası, Can asla bunu hakedecek bir çocuk değil. (Kim hakederse?)

Budur.. Berna itirafçı..    

23 Aralık 2009 Çarşamba

Düşün de düşün



- Neden benim gözlerim mavi değil? Gözlerim mavi olsa ne güzel ben de büyüyünce Atatürk olurdum.
..........................................
- Neden onbir oniki diyoruz da onon demiyoruz?
..........................................
- (Babanne köyünde okul olmadığı için okula gidememiş) Neden kocaman kocaman dağları geçip taaa uzaktaki okula gitmemiş?
..........................................
- C: Anne sen telefonla kimi aradın?
  A: İşyerini aradım oğlum
  C: İşyerinin ağzı var mı?
  A: ?!! Iıııııııı.. İşyerinden bir arkadaşımı aradım oğlum
  C: Peki neden işyerini aradım diyosun??
..........................................
- Bana kitap okuyor. İlk Sözcüker vs. türünden resimli bir kitap..
  C: "Bak anne, bu çocuk, bu köpek, bu kedi hep beraber Akdeniz'e gitmişler. Bu bebeği almamışlar, bu   
  bebek onları beklemişşş, beklemiişş. Gelmemişler. O da akşam olunca yatmış uyumuş"
  A: Sen de akşam olunca yatıp uyuyacaksın di mi?
  C: Yok
  A: Neden? Senin ayrıcalığın ne?
  C: Ben resim miyim alla alaaaa....

Not: Hayatı Paylaşırken Pınar'a özel teşekkürlerimle.. Ne zamandır ben de yazacaktım, sebep olmuş oldun..

18 Aralık 2009 Cuma

Küçük Picasso İş Başında

"Sanat, duygu ve düşüncelerimizi ifade etme biçimidir" gibi bir tanım vardı ortaokul kitaplarımızda. Bizim evdeki küçük sanatçı, gerçekten de tam da bu sözün hakkını verircesine resimler yapıyor. Yaşadığımız bir olay, gözlemlediği bir durum, duyguları, düşünceleri hemen yansıyor yaptığı resimlere. 

Eskiden kafalar ve arabalar üzerine resimler yapıyordu daha çok. Şimdi o kafalara bacaklar ve kollar da eklendi.

Bu şirin adam, bu şekildeki ilk çizimi. Sonradan binlerce çeşitlemesini yaptı bu adamın. Ama, minik ayrıntılar ardına gizlediği dev değişikliklerle.. Aslında hepsi üzerine koca birer kompozisyon yazmalı, ama ben sadece daha sonra anımsayabileğim notlarla kaydedeceğim. Resimlere ait tüm ayrıntılar, birebir minik ressamımız tarafından açıklanmıştır resmin çizimi sırasında.

 ANNE HALLERİ

Benim resimlerimde, genellikle sulu bir durum oluyor. Ya şelale, ya çeşme görmeye gitmiş oluyorum resimlerimde. Suyu çok sevdiğimi erkenden farketmiş :) Gerçi ben göl ya da boğaz tercih ediyorum ama olsun..

Mesela bu, minik çeşme görmeye gittiğim resmim. Hava rüzgarlı olduğundan saçlarım daalmış, o yüzden de turuncu tokalar takmışım. (Uzun saçlı anne istiyorum demek bu kısım) Çeşmeye doğru uzanan ağız çizgisine dikkat. Asla tesadüf değil, tüm çeşmeli resimlerimde ağız bu model dışarıda    



Bir başka sulu resim. Burada renkli şelale görmeye gitmişim.  

Şelalem ve dağınık saçlarım temalı bir resim daha :)

Anne resimleri serisinin sonuncusunun adı "Balyoz". Bu ismi ben koydum. Çünkü, yine dibe vurduğum günlerden birinde, bedenimi sürüyerek eve gittiğimde, bir yerlerde sızıp kalmış ruhumu da bedenime çağıran bir cümle ile anlatıldı bu resim bana : "Anne bugünlerde çok karışık"

BABA HALLERİ


Baba halleri de tipik. Ya arabacılık oynamakta baba, ya topçuluk. Ve bir yerden bir yere gitmek için araba dışında araç kullanmayan babamızın tekerlekli halleri..
Babasıyla oynamaktan çok keyif alıyor Can,  ama ne yazık ki doya doya oynayabildikleri sadece pazar günleri var.
Babanın yan tarafında bulunan şekil, Can'ın klasik araba şekli olduğundan hemen anlıyoruz biz. Baba arabacılık oynuyor..

  
Aynı resin bir başka çeşitlemesi..

Babam ve tekerlekleri isimli çalışma..

Bu da top oynayan babamız.. Babanın kulaklarına ciddi vugu var bu resimde, vardır bir sebebi..

DEDE HALLERİ
Normalde dede resimleri bıyık temalı oluyor. Hatta bıyıksız dede olmayacağı kanısında Can. Ama ben özellikle bu resme çok güldüm. Can kaka yapmakta zorlanıyor genelde. Yapısal bir durum. Kayısı yerse, sorun kalmıyor. Dedesi de, genellikle Can 1 gün kaka yapmasa, hemen kayısı tabağıyla peşine düşüyor Can'ın. Yine biyle bir günün akşamında, Can'ın durumdan oldukça bunaldığını anladım :)
Gür bıyıklı dede ve kayısıları(sol alt köşe)

BABANNE HALLERİ
Babannesinin az resmini çiziyordu Can. Sebebi ise, babannesinin resimlere genelde hep garip yorumlar yapması. "Neden kurbağa gibi çizdin beni?", "ben o kadar çirkin miyim?", "burnum büyük değil benim ama, küçük çizseydin" Anlatamıyorum babannemize, 2,5 yaşında mükemmel resim çizilmesinin mümkün olamayacağını. Can da bu yorumlardan hoşlanmadığından, kendince çözümü bulmuş, çizmiyor babanne resmi.
Bir akşam eve geldim, Can bir sürü babanne resmi çizmiş. Allah allah.. Hayırdır. Meğer Can mutfakta ıslanmış bekleyen mercimekleri suyuyla beraber bütün mutfağa bir güzel serpince, babanne Can'a küsmüş. Can da gönül alma derdindeymiş. Hatta babannesinin resimleri beğenmeme ihtimaline karşı önlemini bile almış "Anne bak, babannemi çizdim. Ama kurbağa maskesi takmış" :) :) :) 



Son olarak bir adet köpek ve bir adet de aşçıbaşı resmi paylaşıp burada bitiriyorum bu kocaman postu :)
Köpeğin siyah kulaklarına dikkat ! :)

Aşçıbaşının şapkasına,  tenceresine ve oradaki karışıklığa dikkat. Sanırım aşçıbaşını iş üstünde çizdi.. Bu arada aşçıbaşımızın kadın olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Zaman zaman kadınları memeleriyle çizmeye başladı.  

Son söz, koydukları her noktanın anlamı var sanki. Bu kadar mı amacına uygun kullanılır şu sanat denen şey :)

Dip Not : Resimler web sayfası üzerinde net görülebilsin diye bir miktar kontraslarıyla oynuyorum. Renkler o nedenle bu kadar canlı çıkıyor..

11 Aralık 2009 Cuma

En çok Cantanem dememi seviyormuş ona

Can büyüyor, değişiyor. Bazen, yeni tanışıyormuşuz gibi hissediyorum. Genel özellikleriyle, doğduğundan beri aynı aslında. Hatta karnımdayken hissettirdiği ve halen devam ettirdiği özellikleri de var. Ama, kendini daha iyi ifade etmeye başladığı için, artık daha iyi tanıyorum sanki onu. Uzun uzun sohbetler ediyoruz bazen. Uyurken, ben ona masal anlatacağım yerde, o bana anlatıyor çoğu kez. Benim anlattıklarımda ise, her ayrıntıya sadık kalmamı istiyor ısrarla. 

Hayal gücünün kuvvetli olduğunu biliyordum hep. Şimdi bu hayal gücünün ürünü hikayeler kurgulayıp anlatıyor bize. Başlarda, başkalarından duyduğu ilginç olayları, kendi yaşamış gibi anlatıyordu bize. Şimdi ise, tamamen hayal ürünü ayrıntılarla bezeyip, hikaye tadında anılar anlatıyor gülümseyerek. Her seferinde, "Bak, şimdi sana bişey anlatıcam" diyerek başlıyor söze. Hikayesi bittiğinde, bir dahaki sefere daha ayrıntılı anlatabilsin diye, bazı sorular soruyorum ona. Hepsine bir yanıt buluyor ve zenginleştiriyor hikayelerini. 

Doğduğundan beri hikayeler anlatıyorum ona. 6. ayından beri kitaplarla tanışık. 1 yaşından beri hikaye kitaplarına bayılıyor. Ama sadece kitaplara bağlı kalmamıştım hiç. Hep benim de söyleyecek sözlerim vardı, kendi hikayelerim. Can en çok onları sevdi her zaman. Şimdi, benimkilerden çok daha canlı ayrıntılarla donatıp anlatıyor kendi hikayelerini bana. Oğlumun anlattığı hikayelerde, ne güzel dünya! Umarım, hep öyle kalır o dünya..

Çok duyarlı bir çocuk oldu. 
Dışarıda ağaçlar içerisinde bir ev gördüğünde hemen neden ağaçları kestiklerini soruyor.

Geçenlerde babasının çocukluğundan kalma bir oyuncakla oynuyordu. Bir an benim çocukluğumdan kalma bir oyuncağım olmaması takıldı aklıma. Düşününce, benim çocukluğumda hiç oyuncağım olmadığını farkettim. (Şükür ki, oyuncağa ihtiyacım da olmadı hiç. Sadece 1 tane barbi bebeğim vardı naylondan. Onu hatırlayabildim) "Yaw, benim çocukken hiç oyuncağım yoktu ki saklayayım" dedim, komikçe bir ses tonuyla. Can durdu, bana baktı, ve gözlerinden anladığım kadarıyla çok üzüldü. Gitti, bir araba aldı ve "Anne istersen bu senin olsun" dedi. O kadar duygulandım ki anlatamam. 

Böyle dan diye bitireceğim bu mesajı, işe dönmem gerek. Devamı gelecek..

07 Aralık 2009 Pazartesi

Bayramdan kareler..

Hayat döndüğümde, bloguma da döneceğim :) 
Şimdilik özleyenler için birkaç fotoğraf paylaşıp kaçmakla yetiniyorum. 
Oysa ne çok şey var anlatmak istediğim Can'a dair. O, bizim hayatla soluksuz mücadelemize inat, tadına vara vara ve fakat müthiş bir hızla büyümekte. Öğrenmekte.. Şaşırtmakta.. 

İlk resimde, porsiyonun hazır olduğuna aldanıp yemeğe kalkışmayınız lütfen :) Orada büyük bir ciddiyetle geciktiğini düşündüğü balığını bekliyor beyefendi.  


Sonbaharın son demlerinde, dökülen yaprakların tadını çıkarırken.. 

 




25 Kasım 2009 Çarşamba

Hayat yorar ya bazen...

Hayat bazen karar verir, der "Yormalı bir şunu, zorlamalı"
O zaman, verdiğin tüm kararlar uygulanamaz olur nedense.
Bir bir düşer gardların. Yıkılır duvarların. Kalelerin yerle bir..

Düşünüyorum, acaba ben fazla zorladığım için mi hayat da beni zorluyor diye.
Acaba yeterince akışına bırakamadığım için mi sürükleniyorum.

Saçmalıyorum. Yorgunum. Byenim bulanık.

Oğlum kaç zamandır sabahları yanında kalmamı istiyor. Kalamıyorum.
"Anne yat hadi yanıma" diyor, yapamıyorum..
Akşamları onunla oynamamı istiyor. Ya halim yok. Ya yanında olduğumda zaten çok geç oluyor. Ya yapacak birşeyler oluyor ille de. Hiçbiri oğlumla geçireceğim zamandan kıymetli değil, biliyorum. Ama...

ne işlerim, ne sorumluluklarım, ne zorunluluklarım.. Hiçbiri yok aklımda şu an. Eve gideceğim, ve bu akşam zamanımı sadece oğluma vereceğim.

06 Kasım 2009 Cuma

Mimik Çalışmaları

Önce üzül bakalım (gülmekten üzülebilirsen:) )


Şaşır

Hadi kork

Biraz da kız (ama önceden daha güzel kızıyordun:) )

Oleeey.. Hepsini yaptık, hadi sevinelim



Bu Sabah

Anne - Bugün cuma oğlum, akşam sana ne getireyim gelirken?
Can - Ama anne benim herbişeyim var..
Anne - !!!

30 Ekim 2009 Cuma

Yazacak Halim Yok






28 Ekim 2009 Çarşamba

Bursa Nutku



Bursa Nutku, Mustafa Kemal Atatürk'ün 5 Şubat 1933 günü Bursa'da yaptığı konuşmadır. O yıllarda ezan Türkçeleştirilmiş ve namaz vakitlerinde minarelerden Türkçe okunuyordu. 1933 yılının Ocak ayının son günlerinde gerici bir grup, Bursa Ulucami'de toplanarak ezanın Türkçe okunmasına karşı çıkıp "biz Arapça ezan isteriz" diyerek bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından 5 Şubat 1933 günü Bursa'ya gelir. Çekirge yolu üzerinde bir konakta düzenlenen akşam yemeğinde bir genç Atatürk'e ayaklanma ile ilgili bilgi verirken şöyle der; "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı. Fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü...." Atatürk, konuşmakta olan gencin sözünü keser ve günümüzde Bursa Nutku diye adlandırılan şu konuşmayı yapar:


"Türk genci devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu; "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.


Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; Demek adalet örgütünü de düzeltmek yönetim biçimine göre düzenlemek gerek" diyecektir.


O'nu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki; "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir...


İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!"

Anladığın gibi değil Atam, hiçbir şey, hiç kimse anladığın gibi değil! Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun. Eğer hala adına bayram kutlanacak bir Cumhuriyet kaldıysa...      

27 Ekim 2009 Salı

Sonbahar..




Allı turunculu bezendi yine ağaçlar. Çok yakında çıkaracak tümden, kendine bu çok yakışan esvabı doğa. Kırmızı eteklerini savurarak ateşle danseden bir çingene kızı sanki, imrenerek izlediğim. Raksettikçe savuruyor biriktirdiklerini içinde. Ateşe ne kadar yaklaşırsa, ateş o kadar sakınıyor kendini. Yanmaz bir kılıf içinde dansediyor kız ateşten eteğiyle.     


İzliyorum, soluğumu tutarak bu raksı. Başım dönüyor büyüsünden. Bulanıyor herşey, örtünüyor toprak. Bir kızıllık alıyor her yanı, eteğin tutuşturduğu ateşin ışığı vuruyor havaya. Kız gidiyor, ateş sönüyor. Sadece kızıllığı kalıyor bu muhteşem dansın havada. Ateş de kız da havaya karışıyor belki. Bir ümit, soluyorum derin derin geride kalan kızıllığı. Gözlerim yanıyor önce, sonra saçlarım tutuşuyor, en son ayaklarım. Yükseliyorum kızıllığında havanın. Sonbaharda nefes almak, iyi geliyor ruhuma. Değişiyor yüreğim her sonbahar. Her sonbahar... Bir yanım savruk, bir yanım divane. Bir yanım ateş, bir yanım çingene kızı..

21 Ekim 2009 Çarşamba

İyiyiz




10 gün olmuş neredeyse son yazımdan bu yana. İyiyiz. Ama hem kafam inanılmaz meşgul, hem de işler feci bastırdı. Herkes yaz'ın ardından gelen ramazanın rehavetinden yeni kurtuluyor sanırım. Çok fazla değişim var gebe olduğum, kim kendimle kimi hayatımla ilgili. Kendime düşüncelerimi kararlara vardırabilme gücü diliyorum bol bol şu sıralar.. 

Onun dışında iyiyiz. 
Babannesinin "Büyüyünce sen de Atatürk ol, olur mu?" önerisine "Offf babanne çok zor iş" şeklinde cevap veren son derece haklı bir oğlum var..
Hatta bu sıralar her cümlesinden pür haklı şekilde çıkmayı başarmasından endişelenmeye başladığım bir oğlum var desem daha doğru olurdu.

Geçenlerde dayanamadım, bağırdım ona. Gribin getirdiği huysuzlukla sağa sola sokuyordu burnunu, sırf beni sinirlendirmek için. En son elektrik süpürgesinin fırçalı ucuyla ayakkabıların altını fırçalama girişiminde dayanamadım. İyileşmesi için bir süre daha az mikroba maruz kalması gerektiğini düşünüyordum zira. Bana "Ama anne, sadece oyun oynamaya çalışıyorum" diye yanıt verdi. Karşıma aldım, yaptığının neden yanlış olduğunu anlattım. "Şimdi söyle bakalım, haklı mıyım haksız mıyım?" dedim. Tüm içtenliğiyle "Haklısın anne" dedi, "Özür dilerim, bir daha yapmayacağım.." Oysa o haklıydı, sadece oyun oynamaya çalışıyordu ve ben fazla gergindim. Hatta uzun zamandır olmadığım kadar.. Böyle.

Sabahları babanneye bırakılma faslında, arabanın camını açtığında "Can artık kış geldi, camı açmayalım, olur mu?" diyen babasına "Ama daha kış gelmedi ki, sadece sonbahar geldi" diye yanıt veriyor..

Eve gittiğimde "Seni gördüğüme çok sevindim, sen beni gördüğüne sevindin mi?" diye soruyor oğluş. Yüzümde güller açıyor anında.. 








12 Ekim 2009 Pazartesi

Doğa: Anımsadığımız ama tanımlayamadığımız bir sözcüğe dönüşecek bir gün..

Herşey gelip doğa'nın dengesini hızla bozmaya devam ettiğimiz gerçeğine düğümleniyor şu sıralar.

Bir hayal kurmuştuk, gerçekleştirmek için dev bir adım attık. Sonucunda; hayal ettiğimiz yerleri, bizden önce yanan ampullerin aydınlattığı(?!) gerçeğiyle suya düşürdük hayalleri. Ege'nin göbeğinde kocaman bir liman yapılacakmış. Aliağa'nın düşürdüğü gölge yetmezmiş gibi, şimdi yenileri eklenecek o lekelere. Parsellenen araziler çoktan sahibini bulmuş, söylemeye gerek yok. Bizim düşlerimizi süsleyen cennet, pek yakında cehennemden beter bir endüstrileşmenin içinde bulacak kendini. Öte dünyada cennet vaadleri sunanların, bu dünyayı bu kadar büyük bir hızla cehenneme çevirme gayretleri nasıl anlamlandırılabilir? Cennetin de cehennemin de burada, yaşadığımız hayatta olduğunu anladıklarında, kendilerine kurdukları altından sahte cennetin kapıları üstlerine üstlerine gelir mi acaba? 
---
Can hasta. Grip. Dün akşam eşimle konuşuyorduk, nedenini niçinini. Bu yıla kadar nezle dışında hastalık geçirmeyen oğlumuz, üstüste hastalanmaya başladı çünkü. Ben "kanserden korkarken, hepimiz gripten öleceğiz sonunda" dedim. "Öyle bir hızla değişiyor ki bu virüsler. Onlar tüm bu kirliliğe çabucak adepte olabiliyorken, bizim vücudumuz aynı savunma yöntemleriyle cevap vermeye çalışıyor" diye ekledim. Eşim "Hayır, bizim vücudumuz eskisinden de zayıf, yediklerimizden, içtiklerimizden, yaşadığımız çevreden" dedi. 
Peki ne olacak dediğimizde, yanıtsız kaldık bir kez daha..   
---
Cumartesi akşamı, o kadar halsizdi ki Can. "Anne ben çok yoruldum" deyip kucağıma koydu başını. Sonra gözü salonda duran tabloya ilişti. Ağaçlar içinde minik bir kulübe, bir göl kenarı manzarası. Gözlerini güçlükle aralayıp sordu ve hemen arkasından da yenik düştü uykuya "Anne, neden kuşların yuvalarını kesip ev yapmışlar?". "Ah bir bilsem" dedim. Bir bilsem. 
Bu sıralar hayvanların ne yiyip içtiklerine, nerede yaşadıklarına takmıştı kafayı Can. Kuşların ağaçlarda yaşadıklarını söylediğimi de hatırlıyorum. Bu bilgiyi böyle bir cümleye bağlayabilme yetisi insanda 2,5 yaşında var olabiliyorken; Neden? neden? neden? 

24 Eylül 2009 Perşembe

Unutmamak İçin..

Arada derim, "Hadi oğlum, gel sohbet edelim.." Benim gibi sen de keyif almaya başladın bu işten. Sohbetin bir yerinde "Oğlum çok büyüdün ama artık sen yaa.. Ben seni evlendireceğim artık" dedim. Sen de dedin ki "Hadi giy o zaman gelinliğini." Nasıl yani dememe fırsat vermeden "Ben de damat oldum, hadi dans edelim" dedin. "Olmaz" dedim "ben anneyim. Sana uygun tatlı bir kız bulalım"
Yanıtı duyunca çok şaşırdım, elimde değil.. "Ama anne, biz seninle çok güzel sohbet ediyoruz, ben seninle evlenicem"..

♥ ♥ ♥ ♥ ♥

En çok güldüklerim:
- Havayi Eşek (Hava-i Fişek)
- İngilizce Anahtarı (İngiliz Anahtarı)
- Yelek Lastik (Yedek Lastik)

İkinci Durak: Eski Foça

Uzun bir aradan sonra yazmak zor. Blogspot izin vermedi tatil günlüğümü tamamlamama :)

-Kaldığımız villanın ismine bayıldık-


-"Anne bu Ege neden bu kadar taşlı?"-


-Yorum yapamıyorum, özledim..-

-Neden aşık eder beni kendine
nerede görürsem göreyim bu Arnavut Kaldırımı?-


-Bazı yerler güzeldir,
ama gecesi büyüleyicidir.
Küçük Deniz o yerlerden-

-Eski Foça'nın kurtuluşuna denk geldik
Çocukluğumdaki törenler tadındaydı,
dükkanını kapatıp töreni izlemeye koşan esnafları gördüm-




-İçtiğim şarabın tadı damağımda kaldı-

Eski Foça ile ilgili daha çok yazmak isterdim. Ama o sıcaklığı veremem diye korkuyorum kelimelerimde. Gidip görmeli, mutlak balık yenmeli.. Kokoloz Kafe'de huzurlu bir sakızlı kahve keyfi yapmalı. Karataşa basmadan dönmek mümkün mü bilemem ama bol bol adımlamalı bu şirin beldeyi, nasılsa her adım huzur garantili.. Karataşa basmadan da dönmemeli :)

-Dönüş yolunda Çandarlı. Mutlaka gidilecekler listesindeydi, şimdi ilk fırsatta gidilecekler listeme taşıdım :) -

-Yol lokantalarını severim. Hele de Dikili'deki Fatma Ana'nın Yeri gibi özenliyse. Çocuklar için herşey düşünülmüştü + yoğurdu ve sac kavurması enfesti :)-

15 Eylül 2009 Salı

Dönmemek Üzere Gitmeli.. İlk Durak: Seferihisar

Heyecanımızı da alıp çıktık yola.. Önce yüreklerde, sonra bakışlarda pırpır ediyordu Ege.. Yol boyu keyifli molalarla şenlendik. Heyecanın asıl kaynağı, nerede kalacağımızı, hatta nereye gittiğimizi bile bilmeden çıkmış olmaktı yola. Özdere'ye gidecektik, sonra içgüdeleri sağlam bir kova erkeği "sola değil sağa sapalım buradan" dedi ve Seferihisar'a çıktı yollar.
  
Sığacık muhteşem bir gün batımıyla karşıladı bizi.. Ve pırıl pırıl deniziyle. Akdeniz'den çok Ege'yi sevişimiz boşuna değil dedirtiyordu denizin rengi.
Sürprizle başlayan tatilimizin en şaşırtıcı yanlarından biri de kaldığımız tatil köyüydü. Cennet nasıl bir yer hayal et deseler, sanırım böyle bir yer olurdu hayalim. Doğayla uyumlu bir tesisin nasıl kurulacağı dersi verircesine, üzerine konumlandırıldığı kayalıklara en ufak bir müdahalede bulunmadan bize gizli cennet köşeleri sunan bir yer burası. Tahmin edileceği üzere Türklere değil, Fransızlara ait bir yer. Seferihisarlılar'la konuşurken öğrendiğimiz kadarıyla, burası geçen yıla kadar Türk misafir kabul etmiyormuş. Yeni belediye başkanının koyduğu kurallar gereği, bu sezon Türkler de gelebilir olmuş.
Tatil köyünün kendine ait bir plajı yoktu, fakat hemen yanındaki halk plajında deniz keyfi muhteşemdi. Gittiğimiz dönem dolayısıyla oldukça tenha ve konforluydu üstelik..
Denizin rengini, berraklığını ve ışıltısını yansıtabilecek bir fotoğraf olabilseydi keşke..
Ya da kumların keyfini..
Ya da parlak taşların denize düşerken çıkardığı sesi..
Zeytin ağaçlarının kokusunu da getirebiliyor olsaydım yanımda..
Ya da o sükuneti..
Gözlerimizden saçılan ışıltının tek bir zerresini..
Biz 3 beden getirdik bu şehre.. Gerisi orada kaldı, nilüferlerin arasında. Aklımız, yüreğimiz, benliğimiz... 
 
Şimdi başımızı iyice döndüren rüzgara inat, orada delice dönüyoruz belki..
Belki en keyifli resimlerimizi yapıyoruz, gördüğümüz güzellikleri yansıtabilir miyiz telaşıyla..
Olmuyor.. Kağıtlara konulup taşınamıyor yaşananlar.. Hepsi kalıyor.. Ve dahası.. ve dahası.. Ve.. ..................................
-Teos surları içerisindeki evlerden-
-Çamlık mevkii Teos Park
Girit mutfağı(Kokuları burnumdan gitmedi)-
-Teos'tan geriye kalanlar-
-Teos sur içi evlerini gezerken-

04 Eylül 2009 Cuma

Ya şundadır ya bunda.. Helvacının kızında..

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Sarıyer'de Pazar Keyfi-BAHÇELİ BİR EV İSTİYORUM :(

Sakallı Dede, Bıyıklı Dede ve Mıstık

-sakallı dede-
-bıyıklı dede-
-mıstık-
-mıstık-

28 Ağustos 2009 Cuma

Ramazanda Şile Harikadır :)

Yolda bir "Mola". Denizkızı ve Can
Hava güzel :)
Can mutlu..
Kumlar harika
Babanne ve dede yanında
Deniz berrak
Gün yorucu :)

25 Ağustos 2009 Salı

Çizgiler, ne oyunlar oynuyorsunuz yine bana?

Kalemin kağıtta bıraktığı iz gibi hayat, ne yana savurursak o yana giden. Kalem kontrolümüzde bir nebze, kağıtsa safi muamma. Yer yer kaygan; o zaman kolayca beliriyor çizgiler, kontrolse kaçıyor belki biraz. Yer yer pürüzlü; kontrollü, temkinli ama zorlayıcı.. Bazen rengarenk, üzerinde çizgiler beliren zemin, cıvıl cıvıl. Bazense çizgilerimizi göremeyeceğimiz denli siyah. Belki o yüzden 'Yazgı' diyoruz yaşadıklarımıza. Sadece, kalemin bizim elimizde değil, başkalarının elinde olduğu zannında hata. 
Ben hayatı hep takıntılarla yaşarım. Böyle yaşamayı severim doğrusu. Takıntı dediğim, kelimelerim aslında. O kelimelere yüklediğim anlamlar. Ölüm, huzur, yalnızlık, sonsuzluk.. Belki daha onlarcası.. Zan da takıntılı kelimelerimden, belki sürekli altında kaldığımdan. Başkalarının sanı'larının bana bıraktığı sancılar yansıyor çizgilerime. Wittgenstein der ya hani "Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık". Peki benim bir farkım var mı aslandan? Bu denli yanlış anlaşılmak, bu denli anlaşılamamak başka hangi cümleyle açıklanabilir? Ve işte, bir aslansam ben, asıl anlaşılmayı beklememde değil mi hata? Kim görebilir ki dünyayı benim gözlerimle; benim gördüklerimi görmemişken hiç. Hiç!
Keşkelerime yenilerini ekleyip gidesim var bu hayattan. Başka keşkeler de eklememek için. Keşke kadar ekşi bir kelime var mıdır? Onun kadar yüz buruşturan? Keşke buruşan tek yüzüm olasaydı keşkelerime keşkeler ekleyerek yaşarken.. Beynimde sahneler dönüyor. Böyle zamanlarda sanki hafızama kayıtlı tüm görüntüler, kesik kesik, kesit kesit geri geliyorlar. Bir el sıkıca kapanıp içinde kalan bir kağıt parçasını buruşturuyor işte, el açıldığında içindeki kanı görüyorum ve hatırlıyorum kağıda yüreğimi sardığımı. Anlıyorum, canımın neden bu denli acıdığını. Bitmiyor. Dinmiyor. Böyle zamanlarda sığınacak bir ben kalıyorum bana. Nasırlarıma nasırlar ekleyerek dönüyorum hayata. 
Bu ben miyim? Ben bile tanıyamıyorum.         

21 Ağustos 2009 Cuma

Dede, Baba ve Can




20 Ağustos 2009 Perşembe

HAFIZAYA ALMALI

1
Haftasonu 4 minik erkek görüştü yine : Mert, Çağan, Umut ve Can. Can'ın buluşma boyunca bir kez bile ağlamaması beni çok mutlu etti.
Filiz herbirine küçük uçaklar almıştı gelirken. Eve döndüğümüzde Can : "Anne, bu en iyisi hatıra olsun" dedi. Ne hatırası diye sorduğumda "Filiz teyze hatırası" diye cevap verdi. Hatırnazlığı da öğrendin ya, daha ne demeli sana bilemiyorum :)
Ayrıca buluşma sonunda kıvırcık saçı sevmediğini de öğrenmiş olduk :)

2
Dün akşam eve geldik, akşam yemeği yemediğin için sana uyumadan birşeyler yedirebilme derdindeyim. Tam yemeğe başladın, minik bir sineğin oyuncak sandığına girdiğini gördün. Hemen sandığın başına gidip, sineğe seslendin "Sinek çık ordan, oyuncaklarımla oynama. Onlar benim oyuncaklarım" Bir süre uğraştıktan sonra sineği oradan çıkarmayı başardın. Sonra yanıma geldin, ben de fırsat bu fırsat deyip "Sinek, bu Can'ın maması. Buraya gelme, Can hepsini yiyecek" dedim. Can: "Ama sineklerin ağzı yok ki" diye karşıladı bu atağı. Ben de "ağızları var ama küçük" dedim. Karşı atak yine gecikmedi "Onların büyük ağızları yok, benim mamamı bitiremezler ki" Ben niye halen seni kandırabileceğimi düşünüyorsam. Neyse, sonuçta yemeğin hepsi bitti..

3

Sinek mevzusu devamında, bu kez "Anne atlar konuşmaz. Peki ne yapar?" diye sordun. "Kişnerler" dedim, taklid ederek.

C: "Pekiiiii atların ayakları var mı?"

B: "Evet 4 tane ayakları var, ama elleri yok"

C: "Atların elleri olsaydı, böyle kiraz koparıp yerlerdi"

B: (Bu nerden çıktı şimdi yaw diye düşünerek) "Evet oğlum yerlerdi"

C: "Anne peki neden atların elleri yok, onlar nasıl kiraz yiycek?"

B: (Hmm, eller bir tek kiraz yemeğe yarar zaten) "Oğlum daha hızlı koşabilmek için onların 4 ayağı var, elleri de yok" dedim.

4

Haftasonu eşim şehirdışındaydı. İlk kez babasını görmeyeceği 2 gün olacağından ön hazırlık olarak Kenan "Oğlum, ben 2 gece Bursa'da olacağım. Evin erkeği sen olacaksın, annene sahip çıkar mısın?" dedi. Çok mutlu oldun böyle bir sorumluluğu taşıyacağın için. Haftasonu boyunca da "Sen bu evin neyisin?" dedikçe gururla "Erkeği" diye cevap verdin. Sonra da "Ben anneye göz kulak oluyorum" dedin

11 Ağustos 2009 Salı

İyi anne olmak değil derdim

İyi bir insan olmak derdinde değildim hiç, yaptıklarımı iyi olmak adına değil, öyle daha huzurlu olduğum için yaptım hep. İyi bir insan olmak değil, huzurlu bir insan olmaktı hep amacım. Huzurum iyilikle çakıştığı sürece ‘iyiydim’. Kötülükte huzur bulanlardan olmamam kâfi dedim yürürken.

İşimde çok başarılı olmak gibi bir amacım yok, olmadı da hiç, okulda da böyleydim. Hiçbir zaman başarma hırsında olmadım. Kariyer basamakları denen şeyin yanından bile geçmek anlamsızdı benim için, işim hep dümdüz bir yol olsun istedim. Ayağıma dolanan bir şey olmasın kâfi.

İyi bir dost olmaya çalışmak hep sahtekârlık gibi geldi bana, ben ancak kendim gibi olabilirdim zaten. Dahası, aldatmaca olurdu. Bu yüzden ancak gerçek dostlarım kaldı yanımda zamanla. O da kâfi dedim, yürüdüm.

İyi bir eş olmaya çalışamazdım, bu yüzden hep aşık kalabileceğim kişiyle evlendim. Kâfi geldi, yürüdüm.

Derken anne olmak mevzusu oldu bahis. Zurna zırt dedi işte burada. Hadi, sıkıysa ‘iyi anne’ olmaya çalışma şimdi. Hadi, sineye çek yaptığın tüm hataları. Sanırım ben en çok burada bocaladım. Çünkü bilmiyordum ki ‘iyi anne’ nasıl olunur. Yapmadıklarımda eksik kalıyor, yaptıklarımda fazla geliyorum. Sonra başa aldım döngüyü, dedim uğraşma boşa, iyi insan olmasın varsın, huzurlu olsun, huzuru iyilikte bulsun kâfi. Böyle bıraktım işte ben, iyi anne olma derdimi. Çırpındıkça batmaktansa, dingin ve huzurlu uzanmayı tercih ettim. Olduğu gibi olsun, olduğu gibi kalsın yeter dedim. Bilmem geldi mi kâfi? Ben yine de yürüdüm.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Zülfü Livaneli..

Uzun bir aradan sonra "Merhaba" dedi ve başladı Zülfü Livaneli. Benim için bir ilkti. Hayal kırıklığına uğramadım. Harika bir konserdi. Karşımızda bize tarihten kesitleri aktararak şarkı söyleyen gerçek bir sanatçı vardı. Konserden notlarım:

- Orkestra muhteşemdi. Konserde olmanın tüm ayrıcalığını yaşatır cinsten. Halil Karaduman beni Kanun sesine bir kez daha aşık etti. Tek kelimeyle muhteşemdi.

- Yaşar Kemal'in konserin 4. şarkısı Mutlu Aşk Yoktur başlarken gelişi, gelişiyle herkesin birden alkışlamaya başlaması, Zülfü Livaneli'nin onu "Hoşgeldin Yaşar Abi. Bak herkes ezan okunurken susuyor, ben sen gelirken susuyorum" diyerek selamlayışı ve ardından "Sus söyleme, birşey söyleme artık" diyerek şarkıya girişi unutulmaz anlardandı. Tabi arka tarafta, kim olduğunu anlayamadığım(büyük ihtimalle konser güvenlik ekibinden birileri), bu cümleyi yuhalayan bir topluluk olduğunu da eklemeliyim.

- Konsere giderken 3 şarkı tuttum yine, benim için söylenecek :) Bu, konseri çok keyifli hale getiren birşey. 2'si bingoydu zaten: Kan Çiçekleri ve Sevdalı Başım-insan kusurum-, 3. şarkımsa(Yalnız İnsan) ne yazık ki -beklediğim gibi- yer almadı konserde.

- Konserin başında, "Önde çok tanıdık yüzler görüyorum, ama biliyorum ki arkada can dostlarım var" diyerek başladı konsere.

- Anlattığı fıkra gülümsetti, daha fazlasını söylemeye varmadı dili. "Tavşan ormanda kaçıyormuş. Demişler 'neden kaçıyorsun?'. Tavşan 'bütün filleri topluyorlar' demiş. 'İyi de sen fil değilsin ki' demişler. Tavşan 'Ama ispatlaması çok zor oluyor' demiş"

- Her zaman duygulanırım da, bu kez Yiğidim Aslanım eşliğindeki Uğur Mumcu görüntüleri daha bir sızlattı nedense içimi.

- Dolunay, açıkhava sahnesi üzerinde bize kıyak çekti. Bütün konser dolunayı seyrettim :)

- Konsere girerken yaşadığımız eziyete yüklenecek anlam çoktu da, es geçmeyi tercih ettim. Koskoca açıkhavanın ana girişini kapatıp, yan girişlerden seyirci almak hangi aklıevvelin fikriydi merak ettim. Tam konser zamanı, açıkhavanın önündeki ne inşaatıdır bilemedim. Neyse deyip geçmeli elbet de, üstüne bir de konser girişinde tüm sulara el koyup içeride minik bardakla Ha.mi.di.ye suyunu bi liraya satınca eloğlu, gıdıklıyor işte..

03 Ağustos 2009 Pazartesi

Akçakoca

Cuma günü karar verdik, kalalım haftasonu dedik. İstikamet: Akçakoca. 2 güne neler neler sığar dedik, haklı çıktık..

Akçakoca'nın içindeki modern camiye, Ceneviz Kalesi'ne, özellikle de dilek kuyusuna bayıldık.

Son yağmurda sel'in ciddi zarar verdiği parkura aldırmadan, kucağımızda Canla taşlardan hoplaya, zıplaya, tırmana ine, orman içi patikadan yaklaşık 20-25 dakikada Aktaş Şelalesi'ne vardık. Can çayın içindeki taşlarda "Anne dikkat et, düşersin, kafan kırılır, sonra da kanar" diyerek uyardı beni, sanki kucağımdaki kendi değilmiş gibi. Yağan yağmurlarla yumuşayan toprakta yürürken her kaydığında "Can az daha aşağı uçıyordu, anne kucak et" dedi. Yol boyunca çok keyif aldık, "Cennete giden yolun kendisi cennettir" sözünü doğrularcasına. Bu yolu başarıyla tamamlayıp geri döndüğümüzde, bizi Mancarlı Gözleme ve enfes köy ayranı bekliyordu. Hele burada içtiğimiz yorgunluk çayının tadına doyamadık..

-Akçakoca merkezdeki güzel cami-



-Ceneviz Kale'sinden kadınlar plajı-


-Deniz Kızı Dilek Kuyusu-










-Yorumsuz-

-Serseri Dansı-


-Mutluluk-

-Macera başlıyor-


-Mutlu son-


-Pat pat denen minik traktörcük-

-Karadeniz-


31 Temmuz 2009 Cuma

Aykırı Güvercin

Fotoğraf : Fotokritik - towmusic

Yan tarafımdaki duvarın ardında yeşillikte birikmiş güvencinler. Hepsi sanki kaybettikleri birşeyi arıyormuşcasına büyük bir kararlılıkla eşeliyorlar toprağı. İçlerinden biri, sıkılıyor bu arayıştan, belli. Uçup yanıma geliyor. Merakla izlemeye başlıyorum. Kaldırımda ilerliyor, arada gagasını vuruyor yere. Dikkatle bakınca görüyorum yerdeki çekirdek kabuklarını. Kaldırım boyunca çekirdek çitleyerek ilerlemiş bir yurdum insanının izlerini takip ediyor bu çekirdeksever kuş. Herbir kabuğun içinde kalan son kırıntıyı da kendi payına ayrılmış sayıp veriyor hakkını. Bir süre gülümseyerek izliyorum bu güvercini. Bir duvarın ardında halen kaybettikleri şeyi bulmaya çalışan güvercinlere bakıyorum, bir de bu keyfine düşkün aykırı güvercine. O sırada biraz daha irice bir güvercin gelip konuyor kaldırıma. Önce seviniyorum, bir tane daha varmış içlerinde diyerek. Çok geçmeden anlıyorum bu gelenin sürübaşı olduğunu. Bir süre izledikten sonra işe yarar birşey yapmadığına kanaat getiriyor olmalı ki, yanaşıp uyarıyor sürüye dönmesi için benim aykırı güvercinimi. O da çaresiz boyun eğiyor bu uyarıya. Yine düşünceler alıyor beni. Güvercinler arasında bile aynı işte herşey. Sürübaşı gelip toparlıyor birer birer duvarın ardına geçenleri. Oysa duvarın ardında bambaşka keyifler var. Çoğu güvercinse, başını bile kaldırmadan, duvarların farkında bile olmadan bakıyor işine. Sürübaşı memnun onlardan. Kanatlarını azıcık fazla açanın başında bitiveriyor hemen. Duvarın ardına geçmeye yeltenenin yanına uçuveriyor. Sırf gagası azıcık daha büyük diye hak görüyor bunu kendine. Daha acısı ise itaat. Aykırı olan da, sürüden olan da mutlak itaatte sonunda.

Not: Bu bir mola yazısı. Ve işte yeniden, sürübaşıma selam, çalışmaya devam.