


Velhasılkelam.. Tatilin özeti: 2000 km.. Cennet Belek, Cennet Gökova, Cennet Akbük.. Tadı damağımda bir Köyceğiz uğrağı.. Yanından geçip giderken "Can biraz daha büyüsün" diyerek cız'ırdadığımız bir Sarıgerme, Fethiye..


Evet 41. haftaya kadar gittik.. Normal doğum yapmak istiyordum çünkü. Doktorum da en başından beri çok rahat bir doğum olacağını söylüyordu. Fakat 40. haftayı bitirirken, ve saatler süren NST'lerde tek bir sancı bile görülemezken karşısına alıp konuştu:
"4 kg'a kadar rahat rahat doğurursun. Ama ondan sonrası artık senin için riskli olmaya başlar. İri bir bebek.. 1 hafta daha bekleyeceğiz. Eğer doğmazsa, suni sancı.. Eğer o da olmazsa sezeryan.."
Bu konuşmanın ardından çıktığım doğumhanede, çok tecrübeli bir ebe muayene edip, "Bu bebek çok iri. Sen bunu hayatta doğuramazsın" demeseydi, belki de çok hoş olmayan bir normal doğum hikayem olacaktı. Bu söz beni biraz endişelendirdi açıkçası. Hemen doktorumun yanına gittim yeniden. Doktorum ebeye çok kızdı, “zaten normal doğum yapmak isteyen kimse bulamıyoruz. Senin hevesini kırmaya ne hakkı var onun” diyerek telefona sarıldı. Bir hafta daha beklemeye karar verdik. 41. Haftanın sonunda duruma bakacaktık. Ultrasonda 3,900 kg görünüyordun.
Bu arada 40. Hafta boyunca çok komik şeyler yaşadım. Koskocaman bir göbeğim vardı. Gören herkes dönüp bir daha bakıyordu. Hastane evimize 5 dk yürüme mesafesindeydi ve ben her gün hastaneye tek başıma yürüyerek gidiyordum. Doktorum “millet ayakkabısını bile bağlayamıyor bu haftalarda. Sen yine yalnız başına yürüyerek mi geldin bakiim?” diyerek tatlı tatlı azarlıyordu beni. “E, her allahın günü çağırırsanız böyle olur tabi” diyordum ben de.. Hatta bir gün 6. Kattaki doğumhaneye “asansörlerde sürekli hastalar var. Bir de grip olmayayım şimdi doğumdan önce” diyerek yürüyerek çıkmıştım. Tansiyonuma baktıklarında sürekli 11 olan tansiyonun 13’e çıktığını görünce “deli misin, doğuracaksın” demişti ebe.. Ben de gülüp “e, doğurayım artık bi zahmet” diye cevap vermiştim de kahkahalara boğulmuşlardı. Buna rağmen tek bir sancım bile yoktu halen..
Sonunda, ben artık normal doğumun ciddi ciddi tehlikeli bir hal almaya başladığını, sezeryandan çok daha fazla dikişle sonuçlanacağını anlamaya başladım ve bir akşam eşime, “yeter artık, ben sezeryan olacağım” dedim. En başından beri normal doğum yapacağıma o kadar emindim ki, eşim de şaşırdı. Sonra 2 Mayıs’a karar verip doktorumu aradık. “Ben sezeryan olmaya karar verdim” dedim Pazar akşamı. “Çarşamba günü” diye de ekledim.. Pazartesi günü kontrole gittik, doktorum “açıkçası bence doğru karar verdin. Çünkü senin doğumundan artık ben de endişe etmeye başlamıştım. Ama o kadar hevesliydin ki yine de suni sancıyla deneyecektim” dedi. Konuştuk, anlaştık. Bu arada ben epidural sonrası olası sıkıntıları yaşamak istemedim, “bebeğimi görmeyi çok isterim doğar doğmaz. Ama sonrasında bana daha çok ihtiyacı olacak” diyerek genel anestezi istedim. Çarşamba sabahına sözleştik. Benim tüm hazırlıklarım tamamdı zaten. Geriye sadece beklemek kalmıştı.. Zaten ne çok beklemiştim..
Çarşamba sabahı çok sakindim yine. İçim arada pır pır ediyordu ama başka bir heyecan belirtisi de yoktu. Gayet sakin gittik hastaneye. Odamıza çıktık. Tipik hastane prosedürlleri. Sorular cevaplar. İğrenç bir hastane önlüğü giydim. Kocaman göbeğim ve bu önlükle kendimi berbat hissettim. Ama yine de mutlu mutlu gülümsüyordum. En çok merak ettiğim şey bebeğimin yüzüydü. Ve görmeme çok az kalmıştı.
Sedyeyle ameliyathaneye inerken, eşimin elini sıkı sıkı tuttum. Ameliyathane kapısından girdiğimde, “o kadar da sevimsiz bir yer değilmiş burası” diye düşündüm. Hele bir de arkada Nazan Öncel’in sesini duyunca, daha bir mutlu oldum. “Beni Hatırla” diyordu o ses.. Eşimi düşündüm. En sevdiğimiz sesti bu ve güzel tesadüfler en sevdiğim şeydi hayatta. Eşimi hatırlayınca mutlu oldum. Vücudumu soğuk birşeylerle yıkamaya başladılar, o zaman ürperdim. Düşüncelerden ameliyathaneye döndüm yine. Baktım, doktorum sevgili Sibel Hanım geliyor gülümseyerek. Ona çok yakışan ameliyathane kıyafetiyle. Eline neşterini aldı, “hadi bakalım, sana iyi uykular” dedi. Narkozu verdiklerini hissettiğimde, Nazan Öncel’in şarkısı bitmiş, Barış Manço’nun bir şarkısı başlamıştı ama hangisi olduğunu algılayamadan narkoz etkisini göstermişti. Çok mutlu uyumuştum, çok da mutlu uyandım. “Hadi uyan bakalım. Harika bir oğlun oldu, kocaman yanakları var” dedi yanıbaşımda duran hemşire.. Gözlerimi açmak istedim, ama beni dinlemediler.. “Uyandım ama açamıyorum gözlerimi” demek istedim. Dilim de beni dinlemedi. Sanırım yeniden oksijen vereceklerdi. Engel olmak için elimi kaldırdım.. Elim beni dinlemişti. Ayağımı oynattım.. Derin bir ohh çektim. Sonra gözlerimi açtım. Ameliyathanenin dışında bekleyen eşim çok heyecanlıydı. “İyiyim” dedim. “Merak etme.” Gerçekten de iyiydim. Hafif bir sızı vardı sadece karnımda. “Can nasıl?” dedim. “Çok güzel Berna” dedi. “Çok güzel bir bebek”.. Sen çoktan yukarı çıkmıştın bile. Beni odaya götürdüklerinde sadece “Can’ı getirin” deyip duruyordum. Oğlumu görmek istiyordum biran önce. Geldin sonunda. Kolumun üzerine yatırdılar. Kokumu alır almaz hemen aranmaya başladın. Hemşire “çok acıkmış, hemen emzirin” dedi. 52 cm boyunda, 4,280 kg kocaman bir bebektin. Nasıl tutacağım diye korkuyordum hep hamileyken. Hiçbir korku duymadım tutarken. Başını bile gayet güzel idare edebiliyordun. Emzirmeye başladım. Öyle güzeldin ki.. İçimden ağlamak geliyordu ama narkozun uyuşukluğu geçmemişti daha. Ağlayamadım. Gülümsedim sadece. Ağzını seyrettim. Bir yandan gözlerini açıp etrafa bakmaya çalışıyordun, bir yandan da emmeye. Çok çok güzeldi.
Hastanede hep yanımdaydın. Geceyi de eşimle geçirecektik. Üçümüz. 3 kişilikti artık dünyamız. Başka kimseyi istemiyordum yanımda. Annemler biraz bozuldular ama biliyorlardı beni, o yüzden razı oldular. Sezeryan sonrası ilk kez ayağa kalkarken biraz canım yandı. Hepsi bu. Cuma günü hastaneden çıktık. Eve gidip çamaşır yıkadım. Pazar günü annemleri gönderdim. “Yalnız kalacağım ben oğlumla, biran önce alışmak istiyorum ona” diyerek. Sonra 5,5 ay, ben işe başlayana dek beraberdik Can’ım.. Seni çok seviyorum bebeğim. Böylesine rahat bir hamilelik ve böylesine rahat bir doğum geçirebildiğim için, binlerce şükür ediyorum. Böylesine bir güzelliği yaşayabildiğim için. Anne olabildiğim için. Oğlum olduğun için.

Şirinlik muskası
İş çıkışı beni karşılamaya geldiğinde çok seviniyorum
6 kere altı otuz altı. Dedenin bıyığı yolda kaldı. Çöpçü aldı götürdü, deden bıyıksız kalddııııı..
2 yıl.. Ve hatta öncesi. Hayatımın keskin bıçağı. Görünmez perdesi. Koşarak vardığım ufuk çizgim, ardında yepyeni bir hayata merhaba dediğim milad.. Can’ım.“Ekim 2006 - Birdenbire geldin. Her güzel şey gibi beklenmedik bir anda,
tesadüfen girdin hayatıma. Önce kabullendim sadece, sonra bağlandım. Vazgeçilmez
oldun zamanla. Bir aşk hikayesi gibi başlayan bir serüvenin ortasındayım işte,
içimde minik bebeğimle.
Önceleri ne kadar şaşkındık babanla ben. Sonrasında
her akşam sohbetlerimize ortak eder olduk seni. Hemen ardından rüyalarımıza da.
Şimdi hayatımızı anlamlandıran küçük meleğimizsin işte. Korkmak gerek ansızın
gelenin esaretinden. Ne olduğunu anlamadan sarar hayatını, her şeyine ortak
olur, sımsıkı bağlar seni kendine. Biz de işte birden bire esiri olduk seninle
gelen büyülü hayatımızın.
Yine, her güzel şey gibi, senin de gidişinden
korktum önce. Bu korkum azaldıkça, sana kavuşmanın korkusu sardı bu kez
benliğimi. Neler yaşayacaktım, hayatımı sana göre nasıl düzenleyecektim, neler
hissedecektim, bana her ihtiyaç duyduğunda yanında olabilecek miydim, dahası
anlayabilecek miydim seni.. Miniğim, seni mutlu edebilecek miydim.. Tüm bu
soruları korkuyla kendime sorarken, daha sormayı akıl edemediğim bir çok sorunun
da olduğunu bilmek daha da tedirgin ediyor beni.”


İşte bu yüzden:
Can'ım, küçük adamım.. Sen de hep böyle "Küçük" kal.
(Yarın, küçük adamımın ucundan azıcık meselesi var. O nedenle katılmayı, birlikte bayrak sallamayı çok istediğim 23 Nisan törenlerine katılamayacağız. Ama hastaneden eve bayrak sallayarak ve gülerek gidebilmeyi umuyorum)


Ey Türk gençliği!