10 Temmuz 2009 Cuma

Something Professional..




07 Temmuz 2009 Salı

Kusursuz Cinayet

Sen,
İçimde yitirilmiş bir hayal,
dışımda kandırılmış bir hayat.
    -ne tam dışımdasın
    ne de içimde daima-
sen izler gözlerim ardında,
kayıp bir kıta(da)sın.
Gözlerim iki siyahi köle,
    -emrine amade-
Ve gözlerin iki sivri hançer
    -buyurgan, zalimane-
Ve işte ben,
olamıyor,
ne gözlerinle, ne de gözlerinsiz...
    -ne içimde ne dışımda
    ama hep beynimin kıvrımlarında-
Gözlerin,
tıpkı dolunay;
kaçamam büyüsünden,
kanarsam ışığına...
inen geceyle, usulca
dur, ve bak bana!
İşte dolunay
    -kanarım ışığıyla...-

Sabah

Dün uyandım,
Toprağa kırağı düşmüş bir zamanda
Sonra seni düşündüm
Ellerin, kucağına kapanmış bir anda.
Günlerden neydi, aylardan neydi,
Hangi yılda hangi seher vakti?
Doğacağım bir zamanlar,
Öldüm geçenlerde bir gün,
Bir kız eline bir çiçek aldı
Yarın toprağa bıraktı onu
Bütün zamanlar yoktu
Tek bir zaman vardı yalnız: şimdi
beni düşünüyorum birtanem
Ve tabi ki seni
-Bütün zamanlar şimdi-

Ukde

Ukde kalır,
Ukde, kalır
bağlandığı yerde
Sökmeye çalışırsın
kaskatı kesilir..
Durur öylece,
bir yere kımıldamaz
An gelir hissedilmez olur,
belki alışkanlık..
An olur hançer gibi, acıtır..
Hiç geçmez ama
birbirine sımsıkı geçen
o duygu yumağı..
An erir, gün erir, dün erir..
Erimez dünden kalan
    -belki de odur aslında
    beni de zaman zaman donduran-

02 Temmuz 2009 Perşembe

2 Temmuz

16 yıl önce yanan alevler, halen sönmedi. Söndüremedik. Yazık.. Ne yazık..

"...ölümü tastamam ezberledim de geldim,
dilimde bu buruk türkü tadıyla
bilmem ki burdan nereye giderim.
sonunda kendime bir top yangın edindim,
soluğumla besledim dudağımın ucunda.
ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya."
(Metin Altıok'un Sis şiirinden..)

Moğollar halen çalıyor, her konserde.. Çalmaya da devam edecekler sanırım.. Hesabı sorulana dek demişlerdi ya hani..

30 Haziran 2009 Salı

Çok güzel..


Can Akbük'teki otelde gördüğü piyanonun başına oturuverdi. Çok yakıştı bence oraya. Üstelik güzel güzel de çaldı. Çok mutlu oldum..

29 Haziran 2009 Pazartesi

Bir of çeksem...

"Anne, bu tatil çok güzel bişeymiş.. Yine gelelim.."
Cennet gibi Belek..

Bütün tatil boyunca kum adam olarak dolanan bir Can kuşu..

Yorgun bakışlar..

Gece animasyonlarının sonunda uykuya yenik düşen bir Can.. Bakışlardan belli..
Az sonra uyuyacak kucağımda..
Cennetten bir köşe Gökova..
(Sivrisinek cenneti de aynı zamanda. Halen geçmeyen 50 küsür ısırık! Oğlunu korumayı başarmış fedakar anne :) )


Ve cennetten bir başka köşe Didim-Akbük..
Parıldayan gözlerde yine yorgun bakışlar..


Velhasılkelam.. Tatilin özeti: 2000 km.. Cennet Belek, Cennet Gökova, Cennet Akbük.. Tadı damağımda bir Köyceğiz uğrağı.. Yanından geçip giderken "Can biraz daha büyüsün" diyerek cız'ırdadığımız bir Sarıgerme, Fethiye..

18 Haziran 2009 Perşembe

Kaçış Planı/Plansızlığı :)

Cumartesi sabahın kör vaktinde çıkıyoruz yola.
İstikamet bile belli değil henüz..
Bildiğimiz sadece
Can'ın deyişiyle "Akdeniz, ileriiiiiii"
Bilmiyoruz henüz ama belki de Ege'den geriii...
Macera başlıyor
Belki de arabada yatacağız
Belki yollarda bitecek tatil
Olsun..
Gidiyorum ya..
O bile yeter
İstanbul'un dışına bir çıksam
hafifleyeceğim biliyorum
Y A Ş A S I N T A T İ L !

16 Haziran 2009 Salı

Yalan

Anne ihmal ettiği 2 yaş kontrolünü düşünmektedir:

"Can, oğlum bu haftaiçi izin alayım da doktor amcaya gidelim seninle"
"Doktor amca ayağını acıtmış. Evde oturuyomuş. Biz ona gidemeyiz. Çünküü doktor amca yok"
"???!!!?"

Nereden çıktı şimdi bu?

Baba


12 Haziran 2009 Cuma

3 Yıl

Dün evlilik yıldönümümüzdü. 3 yılı bitirdik. Bunun şerefine, yollar Anadolu Kavağı'na çıkardı bizi. Eşimin her zamanki kibarlığıyla "Gel şu büyük restorana gidelim istersen" teklifini, "Olmaz ben her zamanki gibi sandalların yanında oturacağım" yanıtıyla bertaraf edip köşemde yerimi aldım. Gün döndü gece oldu. Biz başbaşa seyrettik. Yine bir parça huzur aldık buradan, sonra gelip almak için bir parçasını da burada bıraktık.. Kıvrılan yollardan geçip, halasının cibinlikli yatağında çoktan uyumuş miniğimize kavuştuk.




Sabah Can efendi anne özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Bırakmadı beni. Felekten çalınan bir gecenin bedeli, metrobüsle işe gelme çilesi oldu diye düşünüyordum metrobüs yollarını arşınlarken. Metrobüste en arkada, 65 yaşlarında, açık renk şapkalarını başlarına takmış çok tatlı bir çift oturuyordu. Hanfendi elinde kitabı, beyefendi elinde en zorundan Sudoku bulmacasıyla hemen esir aldılar bakışlarımı. 65 yaşına geldiğimizde böyle olabilmeyi diledim, yüzümde engel olamadığım bir sırıtmayla. Bu şekilde, boğazın güzelliği hanımefendinin güzelliğine karışmış, köprüyü geçerken, başını kaldırdı beyefendi bulmacasından. Ve ayakta duran tek bayana, bana yer verdi. "Kusura bakmayın, geç farkettik ayakta olduğunuzu" diye özür diledi yanına oturduğum hanfendi. Nedense, daha da mutlu oldum bu kibarlık karşısında. Metrobüsten inerken, uzun zaman sonra ilk kez gördüğüm, gerçek hanımefendi ve gerçek beyefendiye güzel günler diledim. Ne kadar mutlu olduklarına inanamadım. Böyle huzurlu yaşlanabilmeyi diledim yeniden yanlarından uzaklaşırken.. Metrobüs bedel değil, ödül olmuştu işte birden bire.
Güzel insanlar güzelleştirirler dünyayı. Güzel bakarsak, görebiliriz çevremizdeki güzellikleri. Mutlu olursak, mutlu da edebilirz belki.

11 Haziran 2009 Perşembe

Can Resim Yapıyor


"Anne bak sana çiçek yaptım"

"Dede oturuyor. Yapmur yağıyor, dede ıslanıyor"

"Anne bak bak bu at oldu"






Can Konuşuyor..

video

04 Haziran 2009 Perşembe

Ana Oğul


Beni her akşam "Annneee sen ne güzel annessiinnn.. Sen ne tombik annesiinnnn" diye sev emi..

03 Haziran 2009 Çarşamba

Taşınıyoruz..


Uzun zamandır problemler vardı oturduğumuz evde. Çoğu "ev alma komşu al" sözünün haklılığını kanıtlar cinsten şeyler. Ama sadece o değildi sanırım. Neyse, şimdi kendi evimizden kiraya taşınma telaşındayız..

Bakınıyorduk bir süredir. Kayınvalidemin Can'a bakıyor olması, oturdukları siteyi çok seviyor olmamız, Can'ın bizim evi hiç sevmemesine karşın babannesinin evinde kendini tam "evinde" hissetmesi.. Kolladığımız fırsat sonunda denk geldi, sitede güzel bir ev boşaldı. Cuma günü Can'ı da alıp gittik bakmaya. Asıl onun kararı çok önemliydi benim için. Girer girmez "Aaaa, aynı ev" dedi. Olay bitti. Evi tuttuk. Bugün badana tamamlanacak. Biz toparlandık yarı yarıya. Cumartesi yolculuk. Mesafe 1 km.den az belki, ama sanki dünya değiştireceğiz. Öylesine heyecan, öylesine telaş, öylesine masraf..
Can'ın düzenli bir odası olamamıştı bu evde. Biraz bizim ihmalimiz, biraz iki ev arasında mekik dokuma halinde oluşumuz, "taşınınca" kelimesine endekslenmemiz belki.. Şimdi onun da telaaşı var. Bebek yatakları kalkacak, çocuk yatağı alınacak en arabalısından :) Belki herşeyi birarada yapamayacağız ama, Can daha şimdiden mavi duvarlar, kırmızı yatak diye sayıklıyor. En sevdiği oda, şimdi onun odası olacak. En önemlisi de inanılmaz aydınlık bir oda.. Bakalım, umarım bu akşam güzel mavi bir oda karşılar bizi.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Emzirme Yazısı

Hikaye hikaye üstüne..

Ayça'nın ricası üzerine emzirme hikayemi de yazdım tam oldu :) Sanırım Ayça kendisi açıklayacaktır pek yakında bu hikayeyi benden neden istediğini. Sürprizini bozmayalım..

İşte bizim hikayemiz..



Mutluluk, ışıltı, şükran, bağlılık, teslimiyet, huzur..

Emzirirken bebeğimin gözlerinde, yüzünde hep bunları görürdüm. İzlemeye doyamazdım. Hatırladıkça bile gözlerim doluyor. O bakışı, dünyada hiçbir şeye değişemem sanırım.

2 yaşına kadar emzirdim bebeğimi. 6 ay sadece anne sütü verdim. 5,5 aylıktı, ben çalışmaya başladığımda. İlk 1 ay, işyerinde sağdığım sütler ve ek gıdalara alışma çabalarıyla geçti.
Ne zor şeydi işyerinde süt sağmak. Şanssızdım da üstelik, şimdilerde emziren annelerin kullanabildiği “doktor odası”nın taşınmasına denk gelmiştim işte. Toplantı odalarının kapılarını kilitleyip süt sağdım. Toplantıya gelen müşteriler kapıyı çalınca apar topar çıkıyordum odadan. Üstelik ben de müşteriye gidiyordum. Tuvalette süt sağmak zorunda kalıyordum kimi zaman. Sırf kesilmesin diye sağıyordum zaten, orada sağdığım sütleri atıyordum. Sonunda dayanamadım ve bıraktım sağmayı..

Ama korktuğum olmadı. Emzirme başlı başına bir mucizeyken zaten, üstüne bir mucizeye daha tanık olduk. Sadece akşamları emzirdiğim halde, ne sütüm kesildi, ne göğüslerim şişti. Yine adapte oluvermişti işte vücut. 2 yaşına kadar da böyle devam ettik mutlu mutlu.

Emzirdiğim için mutlu olmama sebep sadece emzirirken yaşadığım güzel duygular değildi elbet. Bu çok önemliydi, hem anne mutlu hem bebek. Ama, üstüne üstlük oğlum 2 yaşına kadar grip bile olmadı. Nezleden gribe geçmedi hiç. Ateşi hiç yükselmedi örneğin. Kışın bile sürekli dışarıda dolaşmamıza rağmen. Çok güçlü bir çocuk oldu hep.

Ben işe başladığımda, “terkedilmiş” hissetmedi kendini hiç. Emmeyi beklemek, anneyi beklemekle eşdeğerdi. Ve biliyordu emebileceği zamanı. Zaten hep zamana bağlı birşeydi çünkü bu. Yokolduğunda yeniden döneceğini hep bildiği birşey. Anne de öyleydi işte. Zamanı geldiğinde, yanında olacaktı. Saatle sıkı fıkı bir oğlum var şimdi. Zaman’ın ne demek olduğunu çok erken öğrendi o. Mesaiye kalmak zorunda kaldığım nadir zamanlarda, saate işaret parmak sallayan bir bebekti Can. Ne çok şey öğrenmiş emerken..

1 yaş kontrolünde doktorumuz gelişim adımlarını anlatırken, artık sizi sarılıp öpmeye başlamıştır demişti. Oysa ilk işten geldiğim gün Can’ın bana nasıl sarıldığını, nasıl öptüğünü görenler ağlamışlardı. Bu sadece anneye özlem değildi aslında. Anne emzirdiği sürece, çocuğa ait birşeyler taşıyor bence. Çocuğun güveninin bir kısmı annede duruyor örneğin. Emdikçe çoğalıyor çocuğun da güveni. Merhametinin bir kısmı da öyle belki. Örneğin ilk dişleri çıkmaya başladığında, ısırmaması gerektiğini öğrendi Can. Sevdiği birşeye zarar vermemek için çabalamayı.. Elinde bir güç vardı artık, onu kontrol edebilmeyi.. Her istediğinde ememezdi; isteklerini dizginlemeyi.. Daha neler öğrenmiştir kim bilir. Peki ya benim öğrendiklerim..

Emzirmek, hem anneyle çocuk arasında görünmez bir bağ, hem çocuğun gelişiminde muhteşem bir öğretmen. Şükürler olsun, bu duyguyu doyasıya yaşayabildiğim için. Şükürler olsun, emzirmenin huzuru tüm hayatımıza da yansıdığı için..

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Ayçiçeği mi ayçekirdeği mi? Yoksa gündöndü mü adın?

Gündöndü derler bizim oralarda.. Ben ayçiçeği derim hep. Küçüklüğümün dev çiçekleri. Onlar sarı sarı dizildileri mi, sıra sıra döndüler mi güne, aydınlanırdı benim de günlerim. Işığımdı onlar benim, sahte güneşimdi. O zamanlar bile üzülürdüm, sarı çiçekleri kavrulduğunda güneş aşkına.

Benim gündöndüleri bu kadar sevmeme sebep, babamdı aslında. Her yıl, sarılarını giyindi mi tarlalar, mutlak gidilirdi. O ayçiçeği sıralarının arasında mutlu mutlu gezilirdi. Sütlü sütlü bir baş koparılır, eve götürülürdü illa, en kocamanından. Orada, o çiçekler arasında aldım ben en güzel hayat derslerimi.

Daha hızlı koşabilirdim belki, ama geçemezdim babamı. Hem daha küçüktü adımlarım, hem de daha yabancıydım çatlamış toprağa. Tecrübe bu yüzden önemliydi işte.

Çok güçlü olabilirdim ama koparamazdım ayçiçeğinin başını. Çekmek yetmezdi sadece, büksen de olmazdı hatta. Zayıf yerlerinden çekmeyi bilmek, başka bir marifetti. Güç, kullanmayı bilmeyince güç değildi işte.

Ayçiçeği kocaman olsa da, yaprakları inadına sarı olsa da, boyu upuzun göğe ulaşsa da.. çekirdekleri küçükse, boşsa içi o dizi dizi göbeğin, yahut kabuğunun altında yeterince süt yoksa.. Yaramazdı. Ağır olmalıydı başı, bükük olmalıydı boynu. O zaman değerliydi işte.


Böcekler, çatlamış toprağın altına gider, orada illa bulurdu nemli kalmış bir yerler. Tıpkı ayçiçeklerinin kökleri gibi. Göründüğü gibi değildi işte hiçbir şey.. Toprak, çatlak olsa da, verimliydi hala. Sadece yüzüydü feda ettiği, yüreğini korumak adına.. Özünü korumak neydi, ben orada öğrendim baba.. Ben olduğum gibi kalmayı da senden öğrendim baba.

Kulağımdaki küpeler, senden yadigâr. Şimdi ben onları alıp sana mı takayım baba? Neden öğretmedin bana, ayçiçeklerinin kuruyunca ayçekirdeği olduğunu. Ayçiçeğiyle ayçekirdeği aynı şey değilmiş baba. Daha önce çiçek çiçek görünen dikenler ellerimi acıtıyor. Sen şimdi neden simsiyah oldun, neden böyle kupkurusun baba. Özünü verdiğin, suyunu verdiğin çekirdekleri çıkarmaya gücüm yetmiyor benim. Yoksa dizi dizi çekirdeklerinin de içi boşaldı mı baba? İnsan, girdiği gibi çıkardı hani her yerden? Kor yürekler buz olmazdı hani. Sen neden değiştin ki şimdi baba? Sen benim ayçiçeğimdin baba.. Sahte miydi senin de ışığın. Gözlerim kamaşırdı oysa.

Ben merhamet nedir senden öğrendim. Sabır nedir? Sükût nedir?.... Sükût-u hayal nedir? Sen bu adam değilsin ki baba. Eşelesem toprağını, nemli midir acaba halâ? Güneşe döndürebilir miyim yine eğilen başını? Gitsem o tarlalara yine, bulabilir miyim hayallerimin kırıklarını? Bir umut var mı acaba baba? Gelsem sarılsam sımsıkı, kor olur mu yine yüreğin..

Sarılamam ki baba. Gücüm kalmadı buna. Sabrım kalmadı baba. Umudum yok, inancım yok. Sen o adam değilsin, neden değiştin baba? Neden gittin bu kadar uzağa? Ellerimi uzatsam da dokunamıyorum artık. Aramızdaki duvarları sen mi ördün, yoksa ben mi baba?

Mavi Bir Mosikletim olsa..



Mavi bir "mosiklet"im olsa.. Çelik jantlı.


Bir de "Tafa"m olsa, en bonusundan.. Elimde şekerim..
Daha ne isterim.. Daha ne..


26 Mayıs 2009 Salı

Benim Doğum Hikayem

Nedense hiç kayıt altına almamışım doğuma ait ayrıntıları. Tazeliklerini yitiriyorlar yavaş yavaş. Burada olsunlar istedim.

♥ ♥ ♥ ♥ ♥ ♥ ♥ ♥ ♥ ♥
2 Mayıs 2007 10:05'te dünyaya geldin Cantanem. 2006 Eylül'ünden itibaren hep heyecanla bekledik seni. Gerçi doktorum sonraları "meslek hayatım boyunca gördüğüm en rahat hamile" olarak tanımlayacaktı beni ama heyecanlıydım işte. İlk ultrasondaki kalp atışları olan fasulye, ikincisinde el ayak çırpan atom karıncamıza dönüşüverdi... Sonra minik bir adam oldun içimde. Hamilelik, bence en muhteşem duygu yaşanabilecek. İçinde birinin büyümesi. Seninle yaşaması.. Herşeyine ortak olması. Öyle anlar oldu ki, üzüntümü kovaladım, seni de üzmemek için. Çok iyi baktım sana. Balık sevmeyen ben, her hafta iki kez balık yer oldum. Her akşam yarım litre yağsız süt içmeden uyumadım. Evde süt yoksa baban koşarak aldı geldi, "aman ihmal etmeyelim" diyerek. Böyle böyle geldik 41. haftaya..

Evet 41. haftaya kadar gittik.. Normal doğum yapmak istiyordum çünkü. Doktorum da en başından beri çok rahat bir doğum olacağını söylüyordu. Fakat 40. haftayı bitirirken, ve saatler süren NST'lerde tek bir sancı bile görülemezken karşısına alıp konuştu:
"4 kg'a kadar rahat rahat doğurursun. Ama ondan sonrası artık senin için riskli olmaya başlar. İri bir bebek.. 1 hafta daha bekleyeceğiz. Eğer doğmazsa, suni sancı.. Eğer o da olmazsa sezeryan.."

Bu konuşmanın ardından çıktığım doğumhanede, çok tecrübeli bir ebe muayene edip, "Bu bebek çok iri. Sen bunu hayatta doğuramazsın" demeseydi, belki de çok hoş olmayan bir normal doğum hikayem olacaktı. Bu söz beni biraz endişelendirdi açıkçası. Hemen doktorumun yanına gittim yeniden. Doktorum ebeye çok kızdı, “zaten normal doğum yapmak isteyen kimse bulamıyoruz. Senin hevesini kırmaya ne hakkı var onun” diyerek telefona sarıldı. Bir hafta daha beklemeye karar verdik. 41. Haftanın sonunda duruma bakacaktık. Ultrasonda 3,900 kg görünüyordun.

Bu arada 40. Hafta boyunca çok komik şeyler yaşadım. Koskocaman bir göbeğim vardı. Gören herkes dönüp bir daha bakıyordu. Hastane evimize 5 dk yürüme mesafesindeydi ve ben her gün hastaneye tek başıma yürüyerek gidiyordum. Doktorum “millet ayakkabısını bile bağlayamıyor bu haftalarda. Sen yine yalnız başına yürüyerek mi geldin bakiim?” diyerek tatlı tatlı azarlıyordu beni. “E, her allahın günü çağırırsanız böyle olur tabi” diyordum ben de.. Hatta bir gün 6. Kattaki doğumhaneye “asansörlerde sürekli hastalar var. Bir de grip olmayayım şimdi doğumdan önce” diyerek yürüyerek çıkmıştım. Tansiyonuma baktıklarında sürekli 11 olan tansiyonun 13’e çıktığını görünce “deli misin, doğuracaksın” demişti ebe.. Ben de gülüp “e, doğurayım artık bi zahmet” diye cevap vermiştim de kahkahalara boğulmuşlardı. Buna rağmen tek bir sancım bile yoktu halen..

Sonunda, ben artık normal doğumun ciddi ciddi tehlikeli bir hal almaya başladığını, sezeryandan çok daha fazla dikişle sonuçlanacağını anlamaya başladım ve bir akşam eşime, “yeter artık, ben sezeryan olacağım” dedim. En başından beri normal doğum yapacağıma o kadar emindim ki, eşim de şaşırdı. Sonra 2 Mayıs’a karar verip doktorumu aradık. “Ben sezeryan olmaya karar verdim” dedim Pazar akşamı. “Çarşamba günü” diye de ekledim.. Pazartesi günü kontrole gittik, doktorum “açıkçası bence doğru karar verdin. Çünkü senin doğumundan artık ben de endişe etmeye başlamıştım. Ama o kadar hevesliydin ki yine de suni sancıyla deneyecektim” dedi. Konuştuk, anlaştık. Bu arada ben epidural sonrası olası sıkıntıları yaşamak istemedim, “bebeğimi görmeyi çok isterim doğar doğmaz. Ama sonrasında bana daha çok ihtiyacı olacak” diyerek genel anestezi istedim. Çarşamba sabahına sözleştik. Benim tüm hazırlıklarım tamamdı zaten. Geriye sadece beklemek kalmıştı.. Zaten ne çok beklemiştim..

Çarşamba sabahı çok sakindim yine. İçim arada pır pır ediyordu ama başka bir heyecan belirtisi de yoktu. Gayet sakin gittik hastaneye. Odamıza çıktık. Tipik hastane prosedürlleri. Sorular cevaplar. İğrenç bir hastane önlüğü giydim. Kocaman göbeğim ve bu önlükle kendimi berbat hissettim. Ama yine de mutlu mutlu gülümsüyordum. En çok merak ettiğim şey bebeğimin yüzüydü. Ve görmeme çok az kalmıştı.

Sedyeyle ameliyathaneye inerken, eşimin elini sıkı sıkı tuttum. Ameliyathane kapısından girdiğimde, “o kadar da sevimsiz bir yer değilmiş burası” diye düşündüm. Hele bir de arkada Nazan Öncel’in sesini duyunca, daha bir mutlu oldum. “Beni Hatırla” diyordu o ses.. Eşimi düşündüm. En sevdiğimiz sesti bu ve güzel tesadüfler en sevdiğim şeydi hayatta. Eşimi hatırlayınca mutlu oldum. Vücudumu soğuk birşeylerle yıkamaya başladılar, o zaman ürperdim. Düşüncelerden ameliyathaneye döndüm yine. Baktım, doktorum sevgili Sibel Hanım geliyor gülümseyerek. Ona çok yakışan ameliyathane kıyafetiyle. Eline neşterini aldı, “hadi bakalım, sana iyi uykular” dedi. Narkozu verdiklerini hissettiğimde, Nazan Öncel’in şarkısı bitmiş, Barış Manço’nun bir şarkısı başlamıştı ama hangisi olduğunu algılayamadan narkoz etkisini göstermişti. Çok mutlu uyumuştum, çok da mutlu uyandım. “Hadi uyan bakalım. Harika bir oğlun oldu, kocaman yanakları var” dedi yanıbaşımda duran hemşire.. Gözlerimi açmak istedim, ama beni dinlemediler.. “Uyandım ama açamıyorum gözlerimi” demek istedim. Dilim de beni dinlemedi. Sanırım yeniden oksijen vereceklerdi. Engel olmak için elimi kaldırdım.. Elim beni dinlemişti. Ayağımı oynattım.. Derin bir ohh çektim. Sonra gözlerimi açtım. Ameliyathanenin dışında bekleyen eşim çok heyecanlıydı. “İyiyim” dedim. “Merak etme.” Gerçekten de iyiydim. Hafif bir sızı vardı sadece karnımda. “Can nasıl?” dedim. “Çok güzel Berna” dedi. “Çok güzel bir bebek”.. Sen çoktan yukarı çıkmıştın bile. Beni odaya götürdüklerinde sadece “Can’ı getirin” deyip duruyordum. Oğlumu görmek istiyordum biran önce. Geldin sonunda. Kolumun üzerine yatırdılar. Kokumu alır almaz hemen aranmaya başladın. Hemşire “çok acıkmış, hemen emzirin” dedi. 52 cm boyunda, 4,280 kg kocaman bir bebektin. Nasıl tutacağım diye korkuyordum hep hamileyken. Hiçbir korku duymadım tutarken. Başını bile gayet güzel idare edebiliyordun. Emzirmeye başladım. Öyle güzeldin ki.. İçimden ağlamak geliyordu ama narkozun uyuşukluğu geçmemişti daha. Ağlayamadım. Gülümsedim sadece. Ağzını seyrettim. Bir yandan gözlerini açıp etrafa bakmaya çalışıyordun, bir yandan da emmeye. Çok çok güzeldi.


Hastanede hep yanımdaydın. Geceyi de eşimle geçirecektik. Üçümüz. 3 kişilikti artık dünyamız. Başka kimseyi istemiyordum yanımda. Annemler biraz bozuldular ama biliyorlardı beni, o yüzden razı oldular. Sezeryan sonrası ilk kez ayağa kalkarken biraz canım yandı. Hepsi bu. Cuma günü hastaneden çıktık. Eve gidip çamaşır yıkadım. Pazar günü annemleri gönderdim. “Yalnız kalacağım ben oğlumla, biran önce alışmak istiyorum ona” diyerek. Sonra 5,5 ay, ben işe başlayana dek beraberdik Can’ım.. Seni çok seviyorum bebeğim. Böylesine rahat bir hamilelik ve böylesine rahat bir doğum geçirebildiğim için, binlerce şükür ediyorum. Böylesine bir güzelliği yaşayabildiğim için. Anne olabildiğim için. Oğlum olduğun için.

21 Mayıs 2009 Perşembe

...

Can'ın saçlar gitti. Daha önce de saçları kesilmişti ama ben bu kadar üzülmemiştim. Güzel oldu ama yine de ben eski uzun saçlarını tercih ederdim sanırım. Yaz bu kadar sıcak başlamasaydı..

Haftasonu bir Heybeliada yaptık.. Can ada havasından olsa gerek, ilk kez bu kadar keyifle balık yedi..



İlk kez külahlı dondurma yeme girişimi başarısız oldu. Kavrayamadı olayı.. Ya da bana naz yaptı. Sonuçta o dilini çıkardı, ben dondurmayı sürdüm. Bu şekilde komik bir dondurma yeme yöntemi geliştirdik..
Her fırsatta balkona koşup bir şeylere toprak doldurma isteği var. Bayılıyor toprakla uğraşmaya. Böyle olunca da benim bahçeli ev hayallerim daha da alevleniyor. Bahçeli bir ev istiyorum. Bahçeye soğan-sarımsak-roka ekebilmek istiyorum. Bir tane de elma ağacım olsun istiyorum. Evin en karanlık odasının dört yanını da kitaplarla çevirerek bir ev kütüphanesi yapmak istiyorum. Çok mu şey istiyorum? Çok mu imkansız? Bilmiyorum. Zaman.. zaman..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Türkan Saylan da gitti.. Kaç kişi kaldık şimdi?

15 Mayıs 2009 Cuma

Ali Koter kimdir?

Bu sabah salonumuza teşrif eden karınca arkadaşları gören Can:
"Bunlar bizim evimize neden gelmiş?" dedi..

◊ ♥ ◊

Sonra bir de bana "Anne sen nerden geldin?" dedi. Biraz önce yan odaya gidip geldiğim için "Diğer odadan çorabımı alıp geldim oğlum" dedim.. "I-ıh.. Ama nerden geldin?"... Hmmmmm... Bunun bir adım ötesi "Ben nerden geldim" olacak gibi.. Yok ya, daha çok erken.. En iyisi laf karıştırmak araya..

◊ ♥ ◊

Babannesinin Can'a anlattığı bir tilki hikayesi var. Camdan tilkiyi görüyor, tilki de ona bakıp sonra arkasını dönüp zıp zıp kaçıyor. Can da geçenlerde bana anlatıyor bunu: "Bi tilki vaaamıışşş.. Dönmüş zıp zıp kaçmış...Ula ula nereye kaçıyosun" ¿¿¿¿¿!!!!!

◊ ♥ ◊

Can doğduğundan beri başı örtülü birini gördüğünde ağlar. Şimdi ağlamıyor ama ciddi korkuyor halen. Çevresinde pek rastlamıyor çünkü. Geçenlerde fularımı başıma bağladım tepkisini görmek için.. "Anneee, çıkar onu ayıp ayıp" dedi. Koptuk. Gören de biz öğrettik sanacak..

◊ ♥ ◊

Ha, ben Ali Koter'den bahsedecektim di mi? Dün işyerine gelen lojistik dergisini, Can çok seviyor diye eve götürdüm. İçindeki helikopterleri gören Can heyecanla "Anne bak bak, alikoter" dedi..

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Keyif

Babannesinin balkonunda çok sevdiği çam ağacıyla birlikte..

Ortadaki duruş, en keyifli olduğu anlardaki duruşu..

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Bodrum Papatyası

Önce sesinle uyandım. Aldım yanıma, çok sevdiğim yatak sohbetine başladık.
Yüzümü sevdin, gözlerimin en derinine baktın yine..
Sadece bu bakışın bile yeterdi aslında, anladım.
Sonra yine "Anne, sen çok güzel annesin" dedin..
Güldün
Ben bu kadar sevgi dolu bir bakışı ilk defa gördüm.
Anneler günü olduğunu bilmiyordun,
Ama "İyki dodun" dedin
Bildiğin tek kutlama cümlesiydi bu..
Anne olduğum için, senin annen olduğum için bir kez daha şükrettim
♥♥♥♥♥♥♥♥♥♥
Sonra babanla balkondan tek bir bodrum papatyası koparıp yanıma geldin..
"Anne anneler günün kutlu olsun" dedin..
Oysa ben almıştım hediyemi öncesinde..
Bazen, duygularımızı tam olarak ifade edebildiğini sandığımız cümleler
aslında ne kadar da eksikler..
Bir kez daha anladım..

08 Mayıs 2009 Cuma

Güzel Oğlum


"Şu sazımaaaa bir düzen ver"-Can bir yerlerden duymuş bu türküyü. Kaydetmiş.. Söylüyor. Babasının doğumgününde aldığı "Huysuz Katır"ın minik gitarını saz yapıp (resimdeki değil tabi ki minik dediğim gitar) söylüyor. Sonra minik küreği alıp "Şu sazıma biiiirr çamur doldur" diyor. Ardından, minik kovayı alıp "Şu kovamaaaa bir süt dolduuur"..

Yeni kelimeler (Gerçi bazen bizden daha düzgün konuştuğunu düşünüyorum artık ama yine de bazı kelimeleri o minik ağızdan duymak çok "ilginç" oluyor)

İğrençç (Baba bana bu bezden alma. Bu bez çok iğrenççç. Bezi bırakma zamanı geldi aslında ama şu sünnet psikolojisini tamamen atmasını bekliyorum)

İlginç (Oyuncaklarla yaptığı denemeler, legolarla yaptığı şekiller, yaptığı bazı hareketleri "Bakın çok ilginç bişey" diyerek takdim ediyor)

Mersi şekerim :) diyerek teşekkür ediyor

İmdap (O kadar az kelimeyi yanlış söylüyor ki, dün sıkıştığı yerden çıkamayıp "İmddaaap dedeee" diye bağırınca koptuk)

Dün benim terliklerimi giyme merakına tutuldu. Terlikleri giydiğinde "Can, hadi oğlum ayakkabılarını giydireyim sana" dedim ki, onları çıkarsın. "Bi kere ben zaten bunları giydim" dedin. Ben de "pes" dedim..

"Ali Baba'nın bir çiftliği var" çiftliğinde arabalar vaaaarr, vın vın diye bağırır.. Çiftlikteki hayvanlar bitince, yine yaratıcılığını kullandı..
Gerçi bu şarkının tavuk kısmı da enteresan. "Ali babanın bir çiftliği vaaarr. Çiftliğinde tavukları var.. Gıtgıtgıdak yumurtam sıcak inanmazsan gel de bak diye bağırır" :)


İnanılmaz şevkatli bir çocuk Can. Bir yerimizin ağrıdığını söylediğimizde o pompik elleriyle masaj yapıyor. Zaten dokunduğunda geçiyor benim tüm ağrıları. Bu da babasına daha profesyonelce yaptığı masajlardan..

Şirinlik muskası

İş çıkışı beni karşılamaya geldiğinde çok seviniyorum



6 kere altı otuz altı. Dedenin bıyığı yolda kaldı. Çöpçü aldı götürdü, deden bıyıksız kalddııııı..

06 Mayıs 2009 Çarşamba

Bloguma Sansür :)

Blogda 1 Haziranda kısıtlamaya gidiyorum. Okumaya devam etmek isteyenler yorum bırakabilirler.
---
Not: Erkenden vurdum kilidi. Dileyen davetiye ister zaten. Hem maillerim açık hem de Montessori blogum.

05 Mayıs 2009 Salı

Bir Fikir



Bu oyun Can'ın çok hoşuna gitti. Sol elle özenmeden, öylesine çizdiğim bu "Küçük Adam"ın adı Ali.. Can'ın yeni arkadaşı. Can, kendinden küçük yürüyen bir adamın varlığından çok hoşlandı. Bütün gün küçük adam yukarı, küçük adam aşağı dolandı durdu. Küçük adama şarkılar söyledi, onu oturttu, arabaya bindirdi, ata bindirdi, yatırdı, oyuncaklarını tanıttı, hikayeler anlattı. Portakal Adamlarımızdan sonra, küçük adam Ali'yle de bir tam gün su gibi akıp geçti.. Yapmak istemediği şeyleri Küçük Adamın ricasından sonra nasıl da hevesle yaptığını görmeliydiniz..

Yeni Yaşından Fotolar..







30 Nisan 2009 Perşembe

İYİ Kİ DOĞDUN KÜÇÜK ADAM

2 yıl.. Ve hatta öncesi. Hayatımın keskin bıçağı. Görünmez perdesi. Koşarak vardığım ufuk çizgim, ardında yepyeni bir hayata merhaba dediğim milad.. Can’ım.

Seninle yolculuğumuzun da kilometre taşları oldu. Her biri bir öncekinden de keyifli paylaşımlar. Hiç görmediğim renkler gördüm ben. Hiç tadmadığım duyguları tadtım. Keşfedemediğim yerleri varmış hayatın, bunu ben seninle anladım. Şimdi dönüp de bakınca geçen zamana, yaşadıklarıma, hissettiklerime; aslında ben de sıfırlanmışım seninle. Şimdi de seninle büyüyorum yeniden. Yeni bir hayatta, 2 yaşındayız ikimiz de. Hatta babanla beraber 3 küçük çocuğuz, birlikte bir oyun içinde yaşayan.

“Ekim 2006 - Birdenbire geldin. Her güzel şey gibi beklenmedik bir anda,
tesadüfen girdin hayatıma. Önce kabullendim sadece, sonra bağlandım. Vazgeçilmez
oldun zamanla. Bir aşk hikayesi gibi başlayan bir serüvenin ortasındayım işte,
içimde minik bebeğimle.
Önceleri ne kadar şaşkındık babanla ben. Sonrasında
her akşam sohbetlerimize ortak eder olduk seni. Hemen ardından rüyalarımıza da.
Şimdi hayatımızı anlamlandıran küçük meleğimizsin işte. Korkmak gerek ansızın
gelenin esaretinden. Ne olduğunu anlamadan sarar hayatını, her şeyine ortak
olur, sımsıkı bağlar seni kendine. Biz de işte birden bire esiri olduk seninle
gelen büyülü hayatımızın.
Yine, her güzel şey gibi, senin de gidişinden
korktum önce. Bu korkum azaldıkça, sana kavuşmanın korkusu sardı bu kez
benliğimi. Neler yaşayacaktım, hayatımı sana göre nasıl düzenleyecektim, neler
hissedecektim, bana her ihtiyaç duyduğunda yanında olabilecek miydim, dahası
anlayabilecek miydim seni.. Miniğim, seni mutlu edebilecek miydim.. Tüm bu
soruları korkuyla kendime sorarken, daha sormayı akıl edemediğim bir çok sorunun
da olduğunu bilmek daha da tedirgin ediyor beni.”

Ekim 2006’dan bugüne, ne kadar da büyümüş olduğumu düşündüm bunları okuyunca. Şimdi, biraz daha teslimiyetçiyim sanki hayatın bize getirdiklerine karşı. Ya da biraz daha kabullendim hayatın akışına güvenip de ilerlemeyi. Boşa kürek çekmenin manasızlığını belki de. O yüzden belki, daha az soru var aklımda şimdi. Endişeli ve titrek değil soru işaretlerim artık en azından.

“Anne olunca anlarsın” derdi annem. Şimdi daha da anlamsız geliyor bana nedense o anlamam gerekenler. Ama anne olunca anladığım şeyler de var elbet. Sevginin sınırsızlığı mesela. Kalbinden taşacak kadar sevebilmek ne demek, anladım şimdi. Neden hamilelikte içinde taşırsın bebeğini, anladım. Bir başkası için, bir başkası olarak değil de, o olarak, ondan bile yakın olarak sevinebilmek, üzülebilmek, ağlayabilmek, gülebilmek.. Bu benim annelik tanımım. Bu yüzden içinde taşır insan yavrusunu, bu yüzden yakın tutar kalbine. Kalbinin de dışına taşar sevgisi, evet.. Çünkü iki bedenden bir kalp olur anne ve bebeği.



Cümlelerin sihrine kavuştum ben, anların büyüsüne. Çocukluğun değerini bir kez daha anladım. Masumiyetle tanıştım yeniden. Yaşamın özü, geldi buldu beni 2 yıl önce. Yıllarla ölçeriz ya biz yaşanmışlıkları. Hani yıllarla koyarız ya miladları. Şimdi yeni bir kilometre taşı duruyor önümüzde. Oturup üstünde dinlenmek için, geçtiğimiz yolları şöyle bir düşünmek, soluklanmak, sorgulamak, hatırlamak için. O taşın üzerinde, hafızamdaki parıldayan anılardan, ışıl ışıl an’lardan kelimeler damıtıyorum. Yaşadıklarımın tortusu gibi oysa dökülen kelimeler. Belki, yıllar sonra, beynimdeki ışıltıları azaldığında anıların, şarap gibi ışıldar bu yazdıklarım. Belki şimdi 2 olacak olan sen, 12 olduğunda, 22 olduğunda ve dönüp bunları okuduğunda, yudum yudum burulur dudakların.

2 Mayıs’ta 2 yaşında olacaksın Cantanem.. 2 yıla sığdırabildiğin onca şeyi hayretle izlerken, önündeki yılları da heyecanla bekliyorum. “Cumartesi günü senin doğumgünün” dediğimde sen de, en az benim kadar heyecanla “Can mum üfleyecek” diyorsun. Çocukluğun bir başka büyüsünü daha yaşıyorsun işte, ben bir milad olarak görürken bu günü, sen yine heyecanla o küçük ama dev mutluluğu bekliyorsun. Dilerim, üflediğin mumlar, o çocuk gülüşünü, heyecanını, ışığını savursun gelecek yıllara. Dilerim, hep küçücük ışıklarla gelsin mutluluk sana. Önündeki tüm yılları, geçen 2 yıl gibi doludizgin yaşa. Yolun açık olsun, yolun ışık olsun birtanem.

29 Nisan 2009 Çarşamba

2 Geliyor Eli Kulağında

2 Yaşına doğru, hafızamın ihanetine uğramamış anektodlar:

- Kaç yıl olduuu saymadııınnnn köyden(burdan) göçeliiii.... Arkadaşım arkadaşım arkadaşım eşşeeekkkk... Can'ın şarkısı, biim söylememiz yasak. O söyleyecekmiş..

- Can İstiklâl Marşı okuyor.. "Korkma sönmez bu şafak.. Yurdumun üstüne. Can'ın üstüne.. Babannenin üstüne.. Dedenin üstüne.." Bu tamamen kendi yorumu Can'ın. Bu şekilde çok anlamlı oldu bence de..

- Cumartesi günü Can bana iltifat ediyor. "Anne, sen çok güzel annesin". Bunu söylerken gelip en içten ve şevkatli bakışıyla bana bakıp, boynumu okşuyor. Günümün kalanında, bir sabır abidesi olarak karşısında duruyorum bu motivasyonla :)

- Beni karşısına alıp tek tek sayıyor. "Anneeee, senin iki tene gözün vaaarrr.. Alnın vaaarrr.. Başın vaaar.. Bi sürü, iki tene yanağın vaarrr :). Bi tene ağzın vaaaarr.. Gıdığın vaarrrr.. İki tene kaşın vaaarrr.. Bi tene burnun vaaarrr.. İki tene kulağın vaaarrr.. Bi sürü parmağın vaaarrrr"

- Yanlış söylediğin kelime sayısı çok az. Bunları unutmak istemiyorum:
Karank = Karanlık
Mami = Mavi (Bu da düzeldi geçen hafta)
Muzkafa = Mustafa (dede)
Apakı = Ayakkabı

- Dün Hüseyin Abiler geldiler. Hüseyin Abi konuluyordu, ama Can onunla ilgilenmesini istiyordu. Gitti, yanındakiş koltuğa oturdu, sohbet edebilecek birşeyler aradı. Önce masanın üzerindeki köpeği işaret edip "Bak, orda köpek vaarr. Hav hav yapıyo" dedi. Sonra televizyondaki maçtan konuştuklarını düşünüp: "Orda gol yapıyolar. Topu atıyolar" şeklinde devam etti. Bu iletişim kurma, sohbet konusu bulma uğraşı çok hoşuma gitti.

- "Kolay gelsin" demek çok hoşuna gidiyor. Babanı işe uğurlarken söylüyordun başlangıçta. Şimdi "Günaydın kolay gelsin..", "İyi bak kolay gelsin", "Bay bay kolay gelsin" türevleri de var..

- Babayla yarışmaya başladık. "Baba arabanın kapısını hiç açamıyo. Can açabiliyo".. "Baba anneyi hiç çok sevmiyo. Can çok seviyo.." gibi..

- Masuscuktan.. Can şakacık yaptı. Can yalancık söylemiyo..

- "Anne kaşık veerrr"
"Tamam ama bir tane"
"Tamam bi tene" Bir tane kaşığı alır...
"Anneeeeee hepisi hepisiiii" şeklinde olay kopar.. Anlaşma bozulur. Sonrası allah kerim..

- Yolda giderken etrafında gördüğün şeyleri izlemeyi ve anlatmayı çok seviyorsun. Babanla çekicinin bir arabayı çekmesini izlemişsiniz. Sonunda "Götürme götürmeeee" diyerek ağlamaya başlamışsın. Sonra bana anlattın. "Çekici arabayı aldı. Adamlar arabayı kaldırdı. Götürdü. Adamın arabası gittii.. Adamlar bizim arabamızı çekmesin.." Siteden çıkarken tanıdığın arabaları gösteriyorsun: "O dedenin arabası. Dedenin arabası yeşil.. O İsmail'in arabası.. O babanın arabası.. O birisinin arabası.. O sahibinin arabası.. (Son iki arabayı tanımıyorsun :) anlaşılan)"

- Yardım en çok sevdiğin şey. "Can yardım edicek" cümlesini duyduğumuzda, o iş mutlaka yapılacak. "Anne bulaşıkları boşaltıcak, Can yardım edicek", "Anne ütü yapıcak, Can yardım edicek", "Anne masaya götürecek, Can yardım edicek".. Kirli bulaşıkların makinadan boşaltılmadığını anlatamadım hala. Son olarak, "Burada kırmızı ışık yanmadan boşaltmıyoruz Can" dedim. Sabah kırmızı ışığı görür görmez başladın, "Anne Kırmızı yanmış, boşaltak"

- Trafik ışığı en sevdiğin şeyler arasında. "Kırmızı yandı duuur, yeşil yandı giiittt, sarı yandı dikkaaattt".. "Mami ışık yok, mor ışık yok.. Bi tek bi tek yeşil, kırmızı, sarı ışık var"

- Bir yerini çarptığında "Anne öp. Tam orası, tam orası.."

22 Nisan 2009 Çarşamba

Küçük Adam..

Babanne: Hadi Can pazara gidelim..
Can: Olmaz. Ben büyüyünce gidicem..
---------------------------------------------------------------------------------------
Anne: Can, bak babanne bulgur pilavı yapmış. Çok güzel olmuş, sen de yer misin?
Can: I-ıh. Yemiycek.. Büyümiycek.. Ben küçük adam olucam!
---------------------------------------------------------------------------------------
Yarın 23 Nisan..


23 Nisan 1920.. Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı, Türk halkının egemenliğini ilan ettiği tarih..

23 Nisan 1925.. 23 Nisan Bayram ilan edilişi..

23 Nisan 1929.. 23 Nisan Bayramı çocuklara armağan edilişi.
--
23 Nisan 2009.. Milli egemenliğimizin 89. yılı. Çocuk bayramımız tam 80 yaşında bir koca çocuk..
--
Atatürk'ün kızının yanında ne kadar mutlu, ne kadar neşeli, ne kadar hayat dolu olduğuna bakar mısınız? Böyle bir insan, bir de üstüne çocukla çocuk olabiliyor.. Hep böyle "küçük" kalabiliyor. Zaten ruhundaki o çocuk yan olmasa, bu kadar umut dolu olamazdı sanırım, bu kadar inanamazdı, bunca şeyi başaramazdı. Bence o yüzden Ulusal Egemenliğimiz çocuklara emanet. Çünkü Umut onlarda. Yarın onlarda. Yıllar sonrasına taşıyacakları çocuk yanlarında.. Çocuk yanlarımızda.


İşte bu yüzden:

Can'ım, küçük adamım.. Sen de hep böyle "Küçük" kal.

(Yarın, küçük adamımın ucundan azıcık meselesi var. O nedenle katılmayı, birlikte bayrak sallamayı çok istediğim 23 Nisan törenlerine katılamayacağız. Ama hastaneden eve bayrak sallayarak ve gülerek gidebilmeyi umuyorum)

21 Nisan 2009 Salı

Bardaklar ve Elmalardan Kule

Benim oğlum en çok böyle doğaçlama oyunlardan keyif alıyor. Kesin..
Böyle şeylerle saatlerce mutlu mesut oynar..

20 Nisan 2009 Pazartesi

Nisan Güzeldir


Dün ilk kez evden kısa kollu t-shirtlerimizle çıktık. Önce makyöz halamıza uğradık, hazırlandık.

Sonra fotoğrafçıya giderken uykuya yenik düşen Can'ı beklerken yolumuzun düştüğü bir kahvede çayımızı ve Türk kahvemizi yudumladık. Oradan fotoğrafçıya gittik. 40 yıllık mankenlere taş çıkartacak pozlar verdi Can. Önümüzdeki haftasonu fotoğraf seçmeye gideceğimiz günü merakla beklemeye başladık bile.

Oradan ver elini sahil yolu.. Kartal'da mola verip balıklarımızı yedik. Can balıkçının çakıl taşlarla kaplı zemininde, küreği ve kamyonuyla oyuna daldı. Kocaman kalkan balıkları imdadımıza yetişti de gürültüsüz patırtısız yolumuza devam edebildik. Sonra Tuzla'da minik bir mola verdik.. Taze toplanmış marullar, naneler, sarımsaklar ve soğanlar düştü payımıza Tuzla bahçelerinden.

Saat 5 olmadan Bayramoğlu'na varmıştık. Can orada kumlara gömüldü yine küreğiyle. Babasıyla açtığı çukura denizden su taşıdı. Yaz tatili provası yaptı :)
Dönüşte Viaport'ta bir akşam yemeği molası verdik. Ördekleri seyrettik. Dolu dolu bir gün geçirdik..
Serseri mayın gibi dolaşabildiğimiz, dilediğimiz yerde duraklayabildiğimiz, güneş tepemizde boza pişirmeden ve soğuk iliklerimizi titretmeden keyfimizce doğayla buluşabildiğimiz bu bahar havalarını çok seviyorum..

17 Nisan 2009 Cuma

Haftasonu Suluboya ve Patates Baskısı

Geçtiğimiz haftasonu önce patates baskısı yaptık. Bahar'ın habercileri çiçek, kelebek ve aşk(kalp).. Sonra Can da suluboyayla kelebek çizdi, ben de yanına bir de çiçek çiz o zaman dedim. Hepsini yeşille çizmeyi tercih etti. Baharı koklaya koklaya, bahar=yeşil özdeşleştirmesini yapmış bile :)





16 Nisan 2009 Perşembe

Bugün


Bugün, bizim şirkette 200 kullanıcının kullandığı programın ekranında, her açıldığında farklı bir sözün göründüğü bir uygulama devreye aldım..

15 Nisan 2009 Çarşamba

ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!


Öykü'nün yazısını Mim kabul ettim..